Dünya Döndükçe Gazetesi
Sohbetten Seçmeler
@kayakaya3061: Podyuma çıkamasam da yine de kazandım.
@emineeser6378 Biz halife oldugumuzun ne kadar farkindayiz? Yada ne demek oldugunu nekadar biliyoruz? Gozumuzun gormediginden sorumlu olmadigimizi saniyoruz. Camasir sularini şarıl şarıl kullanan ey turk kadini
@AbdurrahmanKarakuş-m8r Anadolu'dan kucak dolusu selamlar muhterem kardeşlerim. Hayırlı bereketli yayınlar sabahlar.
@cagri-adil Saat 5:23 burada. Kampın bitmesine az kaldığına hem seviniyor hem üzülüyorum...
@nemocuuk bugün en çok canımı acıtan ders nurcihan hocamın sohbeti oldu...
@ZeynepGulsen_NL Gençlere alan açan RESPECT'e teşekkürler
@haleo.1634 Aynı yağmur kimine rahmet kimine zahmet
@Sadece_insan_7: Kalbim pır pır, bu nasıl bir güzelliktir. Sizler ne güzel insanlarsınız. Keşke tüm insanlık tanıyabilse sizi. Keşke tüm insanlık görebilse gösterdiklerinizi. Keşke sevse sevdiğimi cümleÂlem. Dualar coşturdu
@medicologsaglk2129: nonstop 7,5 saattir burdayım. niyetim 24 saat. Min. israf, maks. verimlilik odaklı çok özenli hazırlanmış harika bir program. Allah ebeden razı olsun ruhlarımıza inşirah verdiniz
@Lütfi-v8w: Mümin yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir. Mümin üstündeki bütün iyiliği ve sahip olduğu sevgiyi esas alan bakış açısını Allah'a iman sayesinde elde ettiğini her fırsatta söylemeli.
@nemocuuk: ruhumuz acıktı ruhumuz, onu doyurmak sevdasındayız şimdi..
@fatihm2735: Maklube hazır. Misafirleri bekliyorum
@FriendsOfRespectTR Ben, yani bu bîçare Said itiraf ediyorum ki: Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım; bu san'atı, bu kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.
@haleo.1634 Bakara suresi demeyin, içinde bakaranin zikredildiği sure deyin
@Bahar-Öztrk "Tut elimden, tut ki edemem sensiz"
@ayshedemir1827 Благодаря ви от сърце Аллах да е доволен от всички вас
@amine.yildizzz Tulumbanı al yetiş çağrısına cevap Respect
@zeynepgun4853 Her dilin kendine ait bir ruhu var, ne güzel düsünmüssünüz farkli dillerde mealini okumak
@zuleyha_deniz Allahım kalbimizi öyle genişlet ki, Senin isminle tüm cihanı ona sığdıralım
@NilSarac06: Allah’ın adıyla başlamayan söz ve işlerin bereketten mahrum kalabileceğini bilmeliyiz. Resûlullah’ın Besmele ile tebliğe başladığını örnek almalıyız.
@zuleyha_deniz: sevmeyi bize verene şükürler olsun
@Beyzaekh: "Mektup Süleyman’dandır ve Rahman, Rahîm olan Allah’ın adıyla başlamaktadır." (Neml Suresi, 30)
@cagri-adil: Elif’in kıvrımından zevk alabilmeli insan. Birkaç derslik bir eğitimle hattat olunmaz belki ama Allah lafzına hayran kalınır. İnsan bir kez olsun eline hint kamışı alıp, bir elif çizmeye çalışmalı.
@fatihm2735#: Kimliğimizi korumak için, Türkçe öğreniyoruz
@nihalb-r1c: Bizler ezelden tanırız birbirimizi, kalben yakın hissetmemiz bundandır. Mesafelere, zamana takılmayan muhabbet bundandır. Selam olun katılan, emeği geçen, sunum yapan, yayın arkasındaki herkese.
@fatihm2735: Seni tanıtmayan her güzellikten sana sığınıyorum ya Cemil..
@yusufozturk4778: Muhteşem değerlendirme ve bakış açılarıyla program devam ediyor. Ufkumuzu açan değerlendirmeler yapan bütün katılımcılardan Allah'ım razı ve memnun olsun
@haleo.1634: insanı çözen bütün âlemleri çözer
@NilSarac06: Sanatta Sâni’i görmek, yapılan eserde onu yapan sanatkârı tanımaktır.Kâinattaki güzellik ve düzen, Sâni-i Hakîm olan Allah’ı gösterir.Eserdeki sanat, sanatkârın ilim, kudret ve hikmetine işaret eder.
@ZeynepGulsen_NL Gençlere alan açan RESPECT'e teşekkürler.
@Tari-Berlin: Dünyayı değiştirmek isteyen önce kendini değiştirsin; kendini değiştirmek isteyen ilimle tanışsın. Çünkü cehaletin karanlığını ancak hakikatin nuru dağıtır. Rabbim bu hizmeti uyanışa vesile kılsın.
@Beyzaekh: El-Hüccetü’z-Zehra Risalesi; “En parlak vahdaniyet ve iman delilleri"
@SerpilCan-h6t: Nun kapısı… bu kampla hepimiz o kapının önündeyiz
@fatihm2735: Elhamdü okuyan, sebur'dan azad olur olur, cehennemden azad olur, haviye'den azad olur, zakkum'dan azad olur, şirk'ten azad olur, firak'tan azad olur
@SumeyyeKaraman-j7t: 🥹 Allah'ım yeniden Dünya Döndükçe… şükürler olsun
@Sibel_ırmak: Az önce miraç bahsini okuduk arkadaşlarla. Ne güzel tevafuk. 🥹
@FriendsOfRespectTR: ⏳ 24 saat. Bir kitap. Dünyanın dört bir yanından yüzlerce okur. Güneş bir coğrafyada batacak, diğerinde doğacak; biz sayfaları çevirmeye devam edeceğiz.
@fatihm2735: Yeni cahiliye döneminde, yeni sahabe ruhlu insanlar gerekecek...
Dünya Döndükçe Kampı ikinci Kahoot yarışmasının ardından sona erdi!
Dünya Döndükçe kampı ikinci Kahoot yarışmasıyla sonlandı. Katılımcıların güzel yorumları ve yaklaşık 130 yarışmacının katılımıyla Kahoot yarışması yapıldı. Çok çekişmeli geçen yarışmanın sonunda kazanan ilk üç kişiye Risale ve Araştırma Merkezi derslerinden birer burs hakkı tanındı. Birinci olan yarışmacımız 20 sorudan 18 doğruyla Fatih26 olurken onu 19 doğruyla Nagbudu ve Hafsa adlı yarışmacılarımız takip etti.
Sunum Yazıları:


Kur'ân'da Tasrif Üslubu - Tuba Yüksel
Tasrif, "sarraf" kökünden gelir ve bir şeyi evirip çevirerek değişik şekillere koymak demektir.
Kur'ân'ın bir üslubu olarak tasrif, Elmalılı'nın ifadesiyle: "…aynı anlayışın, aynı haberin, aynı müşahedenin bir bediî sanat ile şekilden şekle, sûretten sûrete, nazımdan nazma, çeşitli ve pek çok âyetlerle anlatılması…"dir.
Yenilenme Cehdi kitabında Hocaefendi, tasrif üslubunun irşat ve tebliğ bağlamında kullanılmasını öğütlüyor. Bu, Kur'ânî bir üsluptur. Kur'ân, bir hakikati farklı renklerde ve desenlerde sürekli olarak anlatarak insanlarda bıkkınlığın, usanmanın olmasına engel olur.
"…Kur’ân’ın hakikatleri de muhatabın durumuna, yer aldığı sûrenin genel atmosferine ve öncesine-sonrasına göre farklı şekillerde seslendirilmektedir; bazen bir meltem gibi ruhları okşamakta, bazen de yıldırım ve gök gürültüsü olup kalplere ürperti salmaktadır."
Tekrarın hikmetlerinden biri de aynı kıssayı bir kere daha okuyan ve dinleyen insanların bıkkınlık hissetmemelerini sağlamaktır.
Kur'ân-ı Kerîm bundan şu şekilde bahsediyor: "Biz bu Kur’ân’da, insanlar için her türlü misal ve öğüdü, farklı üslûplarla tekrar tekrar ifade ettik." (İsrâ, 17:89)
Hocamız sunumunun devamında Hz. Âdem kıssası üzerinden tasrif âdâbını ortaya koyuyor.
Bu noktada Mekkî ve Medenî sûrelerdeki bağlamlar arasındaki fark dikkat çekiyor:
Mekkî anlatımda kıssa; tevhit, kibir, şeytanın düşmanlığı ve ahiret ekseninde, inkâr eden muhataba yönelik bir uyarı olarak işlenirken; Medenî anlatımda kıssa, mümin cemaate ve Ehl-i Kitab'a hitap eden, hilafet, hukuk ve toplum düzeniyle ilişkilendirilen bir çerçevede yer alıyor. Bu ayrımın anlamı ise muhataplar ve temel meselelerin farklılığıyla açıklanabilir.
Kur’ân’dan Kâinata: Yedi Sema Hakikatine Bir Nazar - Ömer Atilla Ergi
Üstad’ın yedi kat sema meselesine yaklaşımına bilim ve Kur’ân birlikte ne diyor?
Bakara sûresinin 29. âyetinde şöyle buyrulur:
“O, yeryüzünde bulunanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Kur’ân’da “yedi sema” ifadesi yedi kere geçer. Klasik müfessirler, bu konuyu bizim ihata edemeyeceğimiz bir şekilde, birbiri üstüne yedi kat semanın inşa edildiği ve her semanın kendi içinde melekleri ve ilahî yönetim merkezleri bulunduğu şeklinde yorumlamışlardır. Mi‘rac’ta her katta bir peygamberle buluşulmasını da buna örnek olarak göstermişlerdir.
Ancak bu konuda farklı görüşler de vardır. Örneğin Fahreddin Râzî, yedi semanın küçükten büyüğe doğru, birbirini ihata eden küreler hâlinde olduğunu söyler.
Bediüzzaman ise yedi semayı, yedi farklı hakikatin kavramları olarak ifade etmesinin yanı sıra, hem fiziksel hem de metafiziksel âlemler olduğunu söyler. Ayrıca esir maddesinin de yedi farklı hâli olabileceğini ifade eder.
Esir maddesi, geçmişte üzerine çalışmalar yapılan ancak varlığı kesin olarak ortaya konulamayan bir kavramdır. Günümüzde ise özellikle kuantum fiziğinin keşifleriyle uzayın belirli alanlardan ve alanların etkileşimlerinden oluştuğu fikri üzerine çalışmalar arttıkça, esir kavramıyla benzerlikler kuran yorumlar da gündeme gelmektedir. Örneğin Higgs alanının esir ile ilişkilendirilebileceği yönünde yorumlar bulunmaktadır.
Günümüzde maddenin beş hâli; katı, sıvı, gaz, plazma ve Bose-Einstein yoğuşması olarak bilinmektedir. Allahu a‘lem, Üstad Hazretleri’nin esirin hâlleri olarak ifade ettiği hususların, belki ileride maddenin farklı hâlleri veya fiziksel alanlarla ilgili keşiflerle daha iyi anlaşılabileceği düşünülebilir.
Kur’ân’da “on sekiz bin âlem” ifadesi geçmez; “Rabbü’l-âlemîn” denir. Bu sayı, “Rabbü’l-âlemîn” ifadesinin bir yorumu olarak karşımıza çıkar. Hocaefendi ve Üstad da Arap dilinde yedi, yetmiş ve yedi yüz gibi sayıların çokluğu ve kesreti ifade etmek için kullanılabildiğini belirtirler.
Dolayısıyla ilk örnekte olduğu gibi burada da “yedi sema” ifadesiyle milyonlarca galaksiden bahsediliyor olabileceği ihtimalini vurgulayabilir, sayılardan ziyade anlam üzerinde durabiliriz.
Modern yorumcular, yedi semanın atmosferin yedi katmanına işaret ettiğini söyleseler bile modern bilimsel şemalarda atmosferin katman sayıları, sınıflandırmaya göre beş, altı veya yedi olarak değişebilmektedir.
Yedi rakamı tabiatta ve farklı ilim alanlarında da karşımıza çıkıyor. Fizikte elektromanyetik spektrumun yedi temel bölgesinden, Ay’ın yedi fazına; biyolojide tüm memeli hayvanların boynunda bulunan yedi omura; dinimizde hacda yedi tavafa ve müzikte yedi notaya kadar pek çok yerde yedi sayısıyla karşılaşıyoruz.
Hocamızın astronomik verilere göre yaptığı yoruma göre ise Dünya’nın kendi atmosferini birinci sema; Güneş sisteminin etki alanına giren her yeri, uzay boşluğunun başlangıcına kadar olan bölgeyi ikinci sema; Güneş’in de içinde bulunduğu yerel yıldız kümesini üçüncü sema; Samanyolu Galaksisi’ni dördüncü sema; Yerel Galaksi Grubu’nu beşinci sema; Virgo Süperkümesi’ni altıncı sema; son olarak da gözlemlenebilir evren dediğimiz, milyarlarca galaksinin bulunduğu en büyük yapıyı yedinci sema olarak düşünebiliriz. Fakat bunun bir hipotez olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Ayrica yedi sema ifadesini yalnızca fizikî âleme sınırlandıramayız. Metafiziği de düşünmek gerekir.
Nitekim Prof. Dr. Ömer Atilla Ergi hocamız da bu konuşmasında; klasik tefsir birikimini, Üstad’ın esir ve çokluk (kesret) vurgusunu ve modern astronominin sunduğu ölçekli modelleri aynı mantık zemininde buluşturuyor. Yedi sema hakikatini tek bir dar kalıba hapsetmeden, bilimin verileri ve âlimlerin görüşleriyle ele alan bu yaklaşım; okuyucuyu kâinatın hem fizikî hem metafizikî ilim semalarında adeta tefekkürî bir mi‘raca çıkarıyor.
Fatih Morca hocamız tarafından, Kur’an’ın maksatları nelerdir, bu maksatları Risale-i Nur'da nasıl görüyoruz ve hocaefendi bu eserde nasıl işlemiş konularına değinildi.
Kur’ân 4 Maksat Üzerinedir:
- Tevhit
- Adalet ve ibadet
- Nübüvvet
- Haşir
"Kur’ân-ı Kerîm nasıl okunmalı?" sorusunun, Kur’ân’ın Sihirli Ufku Fâtiha ve Bakara kitabında nasıl ele alındığına değinildi.
Kur’ân mutlak mânâda kitaptır; Allah’ın bize ilâhî ve evrensel mesajıdır ve onu okurken bunun farkında olarak okumamız gerekir. "Allah'tan gelen bir mesaj var, bu mesajın bir maksadı var" diyerek okumalıyız.
Kur’ân-ı Kerîm’in kelime ve imlalarına varıncaya kadar her ayrıntısı incelenmeli. Bunun yanında Kur’ân’ın evrenselliği de unutulmayarak günümüzün anlayış ve bilgi birikimi ile de Kur’ân’a tekrar bakılabilmeli.
Kur’ân-ı Kerîm’i okurken tevhit vurgusuna da dikkat edilmeli; Allah’ın birliğinden mi saltanatından mı bahsediliyor, ona bakılmalı. Bu ayrım sahabe döneminde henüz yapılmamıştı; onlar tevhidin her çeşidini bilseler de henüz böyle bir ayrıma ihtiyaç duymamışlardı. Bu ayrım ilk defa İbn Teymiyye ile yapılmıştı.
Bakara Sûresi 21. ayette, İşârâtü'l-İ'câza göre Kur’ân’ın maksatlarından biri olan tevhit vurgusunun yapılmasından dolayı bu ayetin kitapta ele alındığından söz edildi. Ayette aynı zamanda kullanılan kelimelere dikkat çekilerek aslında diğer maksatlara da değinildiği gösterildi.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise tevhit üzerinde durmuş, kâinatı okunması gereken bir kitap gibi tasvir etmiştir. Kitapta ise sebeplerin birer perdeden ibaret olduğu, ama tevhidi perdelemediği ifade edilmiştir.
İşte Kur’ân’ın Sihirli Ufku Fâtiha ve Bakara kitabında ve Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde de gördüğümüz üzere, Kur’ân-ı Kerîm’i bu 4 maksadı arayarak okumalıyız. Detaya bakarken maksadı kaçırmamalıyız.
Hilal Akdeniz - Süfeha İthamı ve Kast Zihniyeti

Sefeh (çoğul: süfeha) akıl hafifliği, sağlam muhakemeden yoksunluk demektir ve münafıklar bu sıfatı sosyal statüsü düşük gördükleri müminlere yapıştırır. Ayet ise bunu tam tersine çevirir ve aynı ifadeyi münafıklara yönlendirir.
Peygamberlere ilk inanlar hep zayıf ve fakirler olmuştur. Bu bir örgü olarak devam etmiştir. "Her devrin kendi rengine göre bir nifak şekli vardır." Kast zihniyeti gündelik hayatta farklı alanlarda görünür. Bu alanlardan biri mekândır. Onların mahallelerinde yaşamazlar. Bir başka alan ise ibadet: Namazda omuz omuza olmak bile ağır gelir; dinde de ayrıcalık isterler.
“Mesela kendi oyları köydeki vatandaşın oylarıyla bir sayılmamalıdır.” (Kur’ân’ın Sihirli Ufku, s. 158)
İlk inananlar neden fakirlerden çıkmıştır? "Zayıf ve dışlanmış insanlar sahiplenilme ihtiyacıyla yeni bir yapıya daha hızlı katılır" (s. 159). Bu meseleyi psiko-sosyolojik açıdan değerlendirmek de gerekir. Ama Hocaefendi şöyle bir sınır koyuyor: Gerekçesi sosyolojik olsa dahi imanlarıyla bunu muhafaza ediyorlar. Sosyoloji neden katıldıklarını açıklıyor ama neden ayrılmadıklarının açıklayamıyor.
Sosyolojide "kurulu ve yabancı" kavramı vardır. Yerleşik grup kendine “grup karizması”, yeni geleni “grup utancı” atfeder.
Efendimizin Kur'an Tesislerindeki Rolü – Dr. Mustafa Erdil
Efendimiz buyuruyor ki: Sakın herhangi birinizi koltuğuna gerilip oturmuş ve kendisine emir veya nehiylerimden biri gelir de “Biz onu bilmeyiz, Kitabullah'ta ne varsa ona uyarız.” diyor olarak bulmayayım.
Hocaefendinin eserlerine baktığımızda görüyoruz ki sünnetle alakalı müstakil bir eser ortaya koymamıştır, sadece Sonsuz Nur'un bir kısmında sünnete genel hatlarıyla değinmiştir. Orada da sünnetin Hocaefendinin hayatına tamamıyla yer ettiğini anlayabiliyoruz.
Hocaefendi, sünnetin Kur'an misali Allahu Teâlâ tarafından kıyamete kadar korunacağını belirtmektedir.
Hocaefendi ve Bediüzzaman Hazretlerinin hayatına baktığımızda ise tamamen sünnet eksenli yaşadıklarını görüyoruz.
Şunu da belirtmekte fayda var ki Efendimiz (s.a.v.)'in hadisleri Kur'an'ı bütünüyle tefsir etmezler; yani Hocaefendinin dediği gibi Allah Resulü aslında yaşayarak Kur'an'ı temsil eder.
Hocaefendinin nazarında sünnet tanımı nedir?
Hocaefendinin düşüncesinde sünnet, Kur'an gibi bir vahiy, ancak vahy-i gayri metluvdur. Yani sünnet de tıpkı Kur'an gibi vahy-i gayri metluv olarak bir çok hakikati içinde barındırmaktadır.
Aynı zamanda sünnet Kur'an gibi bazı şeyleri helal, bazı şeyleri haram kılar.
“Allah'ın ve Resulü'nün haram kıldığını haram kılmayanlarla savaşın.” (Tevbe, 29)
Örneğin ehli eşeklerin ve yırtıcı hayvanların etlerinin haram edilmesi, hala ve teyze üzerine yeğenlerin izdivacının yasaklanması Kur'an'da tafsil bulunmamaktadır. Sünnet bunlar hakkında Kur'an gibi hükmeder ve haram kılar.
Namaz Kur'an'da detaylı bir şekilde açıklanmamaktadır. Kur'an, namazı dosdoğru kılın derken Hazreti Peygamber, “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, işte öyle kılın.” tespitinde bulunuyor.
Maide 29. ayette: “Ey iman edenler, mallarınızı aranızda meşru olmayan yollarla yemeyin; karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise elbette meşrudur. Sakın haram yiyerek, başkasının hakkını gasp ederek kendinizi öldürmeyin. Allah size pek merhametlidir.” deniyor. Hazreti Peygamber ise meyveleri tam belirli hale gelinceye kadar satmayın kaidesiyle ayetteki anlaşmaya bazı kayıtlar getiriyor.
Sonuç olarak şöyle denebilir ki İslam’da Ehl-i Sünnet Dairesi’ndeki dört ana mezhep, Kur'an'ın sünnetin temel kaynağı olduğuna dair herhangi bir fikir ayrılığına düşmez. Kur'an temel esastır, sünnet ise Efendimizden gelen hakikatlerdir; bunlar da hiçbir zaman Kur'an'dan ayrılamaz.
Hazreti Âdem'in Cennetten Sürgünü – Harun Tokak
“Ey Âdem, sen ve zevcen cennette sakin olun, iskân edin.”
Bu ayetten anlaşılıyor ki, ilk nikâh da cennette kıyıldığına göre aslında evlilikler evler cennetten bir köşe olması lazım; yani insanların sükûn bulduğu, sakin olduğu, cennetten bir köşe olarak hissettiği bir yer olması gerekiyor.
Allahu Teâlâ Hazreti Âdem'e o şu ağaca yaklaşma buyuruyor. Net olarak Kur’an-ı Kerim ve hadislerde belirtilmediği için bu ağacın ne olduğu hakkında bir fikir belirtemiyoruz.
Hocaefendi bu ağaç vesilesiyle cennetten kovulan Hz. Âdem ve Hz. Havva için nezih bir tabir ile “Erken iftar ettiler.” demektedir.
Dolayısıyla Allahu Teâlâ da onlara “İnin cennetimden, çıkın.” demiştir.
Hazreti Âdem'in yaratılmasıyla ona secde etmediği için cennetten kovulan şeytanın bazı rivayetlerde bir şekilde tekrar cennete girdiği ve Hazreti Havva annemizi böyle bir hataya düşürdüğü söylenir.
Buradan da anlaşılıyor ki şeytan her zaman insana yaklaşmak ister. İnsan bir ışıksa şeytan her zaman o ışığın etrafında döner durur. İnsan şeytanı yakmadığı sürece şeytan onu yakar.
Bu fiil üzerinden hatayı kimde aramalıyız?
Ne Hazreti Havva annemiz için ne de Hazreti Âdem için kötü söylemlerde ya da tahminlerde bulunmak, bu fikirlere yaklaşmak mümkün değildir.
Bu noktada Peygamberimiz buyuruyor ki: Âdem unuttu.
Dolayısıyla anlıyoruz ki insan unutabilir, insan hata edebilir.
Hazreti Âdem'in bu dünyaya gelmesinin hikmeti nedir?
Üstad Bediüzzaman Said Nursî diyor ki insanda kabiliyetler ve istidatlar vardır; bunun cennette inkişaf etmesi mümkün değildi, ancak bir imtihan dünyasında bu inkişaf edebilirdi.
Allah'ın güzel isimleri ise ancak insanın istidatları ile ortaya çıkabilirdi. Dolayısıyla insan bu dünyaya gelmek zorundaydı.
Hazreti Âdem'in yaratılması konusunda ise farklı rivayetler olmasıyla birlikte Hocaefendi Hazreti Âdem'in cennette yaratıldığını ifade ediyor.
Sezai Karakoç'un da ifade ettiği gibi insanın bulmak için bazen kaybetmesi gerekir. Yani cennetin kadr-i kıymetini bilmek için özlemek gerekir.
Bunun sonucunda insanlar her dönemde cenneti arzulamışlardır. Bu konuda Yitik Cennet gibi birçok farklı kitap da yazılmıştır.
Son olarak denilebilir ki, insan şeytanla mücadele ettikçe potansiyel kabiliyetleri ortaya çıkacak ve cenneti hak edecektir.
Kur’ân’ın Karakterleri: İstikamet ve Sapma - Prof. Dr. Mehmet Ateş
İblis’in Hz. Âdem’e secde etmemesi, aslında Âdem özelinde Allah’a secde etmemesidir. Bunu yapmamasında ise prototip olarak A‘râf ve Haşir sûrelerinde geçen Bel‘am bin Bâûrâ ve Bersîsâ’yı görebiliriz.
Aynı zamanda Fâtiha sûresindeki, “Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil.” âyetinin mealine de tam olarak onları oturtabiliriz.
Bel‘am bin Bâûrâ tipine prototip olarak baktığımızda, bir bilginin olduğunu ancak bu bilginin istikamete dönüşmediğini söyleriz. Bersîsâ tipinde ise bu istikameti kaybetmesiyle beraber insanın her şeyiyle tamamen ortada kalması söz konusudur.
Kur’ân-ı Kerîm’de kısalarla bize tanımlanmış Kur’ân karakterleri vardır. Bir yandan kendilerinden birçok ders aldığımız müspet karakterler, öte yandan ibret levhaları hükmünde olan menfi karakterler bulunur. Peygamberlerle beraber, doğrudan veya dolaylı olarak yaklaşık iki yüz karakter Kur’ân’ın içinde yer almaktadır. Bel‘am bin Bâûrâ ve Bersîsâ ise bu menfi karakterlerden yalnızca ikisidir.
Bu karakterlerinin meselelerini başkalaşma olarak anlatabiliriz. Kendilerine ilimler verilmiş ve yüksek velâyet mertebelerine erişmiş olmalarına rağmen, dünyaya takılıp kalmaları sonucunda ibretlik bir akıbete sürüklenmişlerdir. Kazanma kuşağında kaybedenlerden olmuşlardır.
Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda güzel ve kötü karakterlerin kendi içlerinde birbirlerine çok benzediğini görüyoruz. Pozitif karakterlere baktığımızda peygamberleri ve onların mirasçılarını, varislerini görüyoruz. Hz. Ebû Bekir’i “Lâ tahzen” derken, Hz. Âişe’yi Nûr sûresinin ikinci sayfasında, sayfanın başında sıkıntı çekip sonunda feraha kavuşurken görüyoruz. Müddessir ve Müzzemmil sûrelerinde ise Hz. Hatice’yi, eşi Peygamber Efendimiz’in üzerini örterken görüyoruz.
Şehitler, Allah davası için vefat edenler anlamının dışında, Allah’ın davasına şahitlik edip hizmet eden kişiler anlamına da gelir. Dolayısıyla Allah davası için çalışan insanların da vefat ettiklerinde şehit olacaklarını ümit ediyoruz, inşallah. Sâlihler de dinini azami mertebede yaşayan salih ve saliha kadın ve erkeklere denilir. İşte bunlar nimet verilenlerdir.
Hocamız, mesleği olan tıp hekimliğinden bir örnekle yola çıkarak, küçük bir mikrobun büyük bir hastalığı başlatması gibi, bir derecelik sapmanın veya bir derecelik güzelleşme ve hayırhahlığın koskoca dünyaları kanatları içine alacak sonuçlara yol açabileceğini söylüyor.
Doktora gittiğimizde şifamız için yazılan bir reçete olduğu gibi, hocamız da bu konuda(sapmalar) bize reçetemizi veriyor.
İlki, “Ben de kayabilirim.” endişesidir. Emanet konusunda her zaman çok dikkatli olmak gerekir. Hocaefendi’nin, sahabenin “Ben kâfir olarak gitmekten korkuyorum.” sözünden bahsetmesi gibi...
İkincisi, kalbî, fikrî ve fiilî dua ile olacak.
Üçüncüsü ise beklentisiz olma, yani istiğna sanatı ve şahs-ı mânevî nöbetini beklentisizce birbirimize destek olarak tutmaktır. Tıpkı şu an bu kampta yaptığımız gibi; sohbet-i cananla başlamak, devam etmek ve bitirmek...
Prof. Dr. Mehmet Ateş hocamız sunumunu;
Rabb’im hepimize Kur’ân’ın içinde gezerken bütün güzel insanlarla denk gelebilmeyi, ellerini öpebilmeyi; aynı şekilde o menfi karakterlerden, kirden ve pastan kaçarcasına Rabb’imize sığınıp “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.” demeyi nasip etsin diyerek bitiriyor, Âmin.
Nifak Alâmetleri: Karşılaştırmalı Bir Okuma – Pakize Yiğit
Kur’an-ı Kerim’in nifakı bir ruh ve kalp hastalığı olarak vasıflandırmasından hareketle sunumuna başlayan Pakize Yiğit, Dünya Döndükçe Kampı’nda nifak alâmetlerini Hocaefendi’nin eserleri ve tahlilleri ışığında dört temel kategoride ele alıyor. Manevi hayatı tehdit eden bu hastalığın önce teşhis edilip ardından tedavi yollarının aranması gerektiğine dikkat çekiliyor.
İlk olarak itikadî ve zihnî nifak boyutunu irdeleyen Yiğit; inanmadığı halde inanıyor görünmeyi, şüphe ve reyb içinde bocalayarak hakikati kendi çarpık kriterlerine göre değerlendirmeyi bu başlık altında sıralıyor. Ayetlerde fesadı ıslah, ıslahı ise fesat olarak görme eğilimine değinilirken; Nisa Suresi 143. ayette geçen ve zıpzıp gibi bir o yana bir bu yana savrulmayı ifade eden "tezebzüb" (kararsızlık ve ilkesizlik) hali zihnî nifakın tipik bir örneği olarak aktarılıyor.
İkinci olarak ahlakî ve şahsî nifak üzerinde duruluyor; burada en temel gösterge olarak "yalan" öne çıkıyor. Yalanın gerçeğin zıddını beyan etmek olduğunu ve küfre giden adımların başında yer aldığını belirten Yiğit, Fasıldan Fasıla’daki şu benzetmeyi hatırlatıyor: "Yalan, bir zakkum tohumudur. İnsan ruhunda filizlendiği zaman kişiyi; toplumda neşv ü nema bulduğu zaman da toplumu temelinden sarsar."
Üçüncü başlık olan psikolojik ve nefsî nifakta ise haset, hodgâmlık (bencillik) ve alkışa teşne narsistlerin övülme tutkusu ön plana çıkıyor. Müminin gıpta edeceği yerde münafığın hasetle kıvrandığı, menfaatin tek bağ haline geldiği ve nefse uymanın en bariz alâmetinin methedilmeyi sevmek olduğu vurgulanıyor. Dördüncü basamak olan sosyal ve toplumsal nifakta ise fitne ve fesat çıkarma, yalanı kitlelere yayarak güveni ve kardeşlik bağlarını dinamitleme tehlikesi ele alınıyor.
Pakize Yiğit, sunumunun son kısmında nifak alâmetlerine karşı takınılması gereken mümince tavrı üç temel esasa bağlıyor:
- Kendimiz hakkında katı olmak: İnsan kendi nefsini hesaba çekerken alabildiğine titiz ve sert davranmalıdır; nitekim sahabe-i kiram dahi kendi adlarına nifaktan endişe etmiştir.
- Başkası hakkında hüsnüzan: Bir insanın üzerinde on tane nifak belirtisi, bir tane iman göstergesi dahi olsa, ona hüsnüzanla muamele etmek müminlik şiarıdır.
- Islah amaçlı mesafe koymak: Gerektiğinde şahıslarla araya mesafe konulsa bile bu intikam hissiyle değil; basiretle, karşı tarafı kötülükten alıkoyma ve kurtarma niyetiyle yapılmalıdır.
Kampın Son Periyodu Hamza Bilgiç'in Bakara 30-39. Ayetler Kur'an Tilaveti İle Başlıyor
Postmodernitede Sözün Kaosu ve Kur’an-ı Hakîm – Melike Gülen
“Çokluk veya ayrıntılar sizleri öylesine oyaladı ki…” (Tekâsür, 102/1)
Dünya Döndükçe Kampı’nda "Kur'an'ın Sihirli Ufku" çerçevesinde sunumunu gerçekleştiren Melike Gülen, modern ve postmodern süreçlerin insan zihninde ve dilinde meydana getirdiği anlamsal savrulmayı Kur’an-ı Hakîm’in rehberliğinde ele alıyor.
Modernitenin metafiziği ihmal üzerine kurulduğunu ve insanın tüm manevi ihtiyaçlarını karşılamada aciz kaldığını belirten Gülen; modernizmle birlikte insanın "birey"e, beşerî toplulukların "ulus"a, zanaatın salt "üretim"e, hikmetin ise kuru "laflar"a indirgendiğine dikkat çekiyor. Modernizmin hakikati aşkın kaynağından kopardığını, postmodernizmin evrensel aklı ve ilerleme iddialarını yıktığını ifade eden Gülen; içinde bulunduğumuz hakikat-sonrası (post-truth) çağda ise hakikatin insan kanaatleri üzerindeki bağlayıcılığını bütünüyle yitirdiğini vurguluyor. Zihinleri küçük ve sığ meselelerle oyalayan bu çağ, kesret ve tekâsür marazıyla insanın bilinç evrenini darmadağın ediyor.
Kur’an’ın insanın hakikati unutup oyalanmasını "tekâsür" kavramıyla özetlediğini hatırlatan Gülen; modern zihnin sebeplerin ardında hikmet aramayı bıraktığını, kelimelerin kelâmla irtibatının koparıldığını ifade ediyor. İnternet ve dijital mecralarla birlikte bilgi, hakikate ulaştıran bir vasıta olmaktan çıkıp ticari ve fonksiyonel bir metaya dönüştü; derin fikirlerin yerini ise sosyal medyada karakter sınırlarına ve emojilere sıkışmış sığ bir dil aldı.
Buna mukabil Kur’an’ın tevhid diline sığınmak gerektiğini belirten Melike Gülen, İbrahim Suresi 24. ayetindeki güzel söz misalini hatırlatıyor: Kökü yerde sabit, dalları göğe uzanan ve Rabbinin izniyle daima meyve veren güzel bir ağaç…Hocaefendi’nin Kur’an tefsiri çalışmalarında günümüz dünyasının ulaştığı bilimsel seviyeyi ve sosyokültürel şartları dikkate alırken Kur’an ve Sünnet’in temel prensiplerinden asla taviz verilmemesi gerektiği ikazına yer veriliyor.
Gülen sunumunu, Bediüzzaman Said Nursi’nin Sözler’deki şu çarpıcı tespitiyle noktalıyor: “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.”
Sunucumuz Emine Eser İle Kısa Röportaj: "Biz Sanat deyince hala hobi olarak yapılan sanat faaliyetlerini anlıyoruz. Bu ise sahip olmayı hedeflediğimiz sanat duygusu/vasfına bir hakaret gibi hissediyorum zaman zaman."
ÇA: Programı sunucu koltuğundan takip etmek ne kadar farklı?
EE: Öğrenmek için daha motive hissediyorum, çünkü izleyicileri daha dikkatli izlemelerini teşvik etme sorumluluğu hissediyorum. Müthiş bir emek var ve bu emek hazırlayan insanların terakkisinden çok hizmet kitlemizin kıvamda kalması, geri kaldıysa tekrar yakalaması, maddi manevi maksimum istifadesi için veriliyor. Kimsenin bir maddi çıkarı yok ve tamamen gönüllü arkadaşların ortaya çıkardığı özverili bir çalışma bu kamplar. Şimdi çok lezzetli ve vücuda faydalı olacak bir yemeği kırık, ucuz bir tabakta sunma ile şeflerin hazırladığı gibi özenle sunma iştaha da etki eder değil mi. Tabii ki bunlar benim hislerim ve düşüncelerim, ortaya çıkan sonuç ise benim yetenek(sizlik)lerimle sınırlı oluyor.
ÇA: Hocalarla etkileşimde bulunuyorsunuz, sorular yöneltiyorsunuz. 24 saatin 24 saati de sunuculuk yapmak ister miydiniz?
EE:İstemezdim, az önce dediğim gibi kendi sınırlılığım yüzünden insanların hakkına girmiş olma duygusu baskın ve bunun da ötesinde dürüst olmak gerekirse böyle bir yetkinliği kendimde görmüyorum. İyi bildiğim bir konuda başka bir arkadaşımız yoksa, yükü hafifletmek ve işin ucundan tutmuş olmak anlamında yaparım, sevaba ortak olmak için.
ÇA: Sunuculuk yapmadığınız sıralarda da programı takip ediyorsunuz. Bu kamptaki sanat faaliyetlerinin yoğunluğunu nasıl buldunuz? Önemli buluyor musunuz sanata da yer verilmesini?
EE: Sanattan bahsedilmesi, sanata farklı sunumlarda atıf yapılması büyük bir ilerleme. Aslında biz Respect ailesi olarak bunu hep nazara vermeye çalışıyoruz çeşitli vesilelerle; gerek Sanat Divanı, gerek sonrasında Divan’dan ilham alınarak kurulan Sanat Okulu ve devamında açılan dersler.. Kısa Film Yarışması gibi. Ama hala Hocamızın bahsettiği o vasfı haiz olmaktan çok çok uzağız. Biz Sanat deyince hala hobi olarak yapılan sanat faaliyetlerini anlıyoruz. Bu ise sahip olmayı hedeflediğimiz sanat duygusu/vasfına bir hakaret gibi hissediyorum zaman zaman. Sanat karakterimizin parçası olabilmesi için çocukluğumuzdan itibaren hayatımızın doğal bir parçası olması gerekli. Bunun için ise daha çok yolumuz var ama bu yolu hızlı kat edeceğimize de inancım tam.
ÇA: Teşekkürler, cümleten hayırlı kamplar.
Sanat Divanı hakkında daha fazla bilgi almak ve program nihayetinde üretilen Divan Kitabı'na göz atmak isteyen katılımcılar HizmetWiki sayfasına uğrayabilirler:

Selçuk Camcı - Gayba İman
Takva ehlinin vasıflarının en başında gayba iman geliyor; namazdan da, infaktan da önce. İmanın esası gayba imandır, amentü'dür. Gayb sözlükte gözle görülmeyen, duyularla hissedilmeyen şeyler demektir. Hocaefendi ise gayba imanı entelektüel derinlik olarak görür. "Mümin yalnızca kulağının duyduğuna, elinin değdiğine inanmaz". Böyle yapsaydı kendini sınırlandırmış olurdu.
Görülen alem, görülmeyen alemin önünde bir perdedir. İmanla aralanır bu perden. Gayba inanmanın da dereceleri vardır. İlki taklidi iman. İkincisi zihinde elde edilen bilgilerin kalpte tasdik edilmesidir. "Kalp bütün delillere tasdik bastığında gayba iman tamamlanmış olur." Üçüncüsünde ise vicdan devreye girer: Doğrudan Allah'tan gelen ve vicdanda duyulan bir iman da vardır. Gayba iman; araştırma ve tefekkürle kalpte yanan bir ışık olsa da, delillerden bağımsız ve doğrudan Allah'tan gelen duyumlarla vicdanda da hissedilir.
Gayb ikiye ayrılır: Gayb-ı mutlak ve gayb-ı mukayyed/izafi gayb. Mutlak gayb Allahın zatıdır. Bu gayb, bilinmemezlik manasında değil ihata ve idrak edilememezlik manasındadır.
Gayba iman, Allah'ın ümmet-i Muhammed'e büyük bir lütfudur. Diğer ümmetlere de gayba iman gönderilmişti ama bu derece bir konuma sahip değildi.
Bakara 25 Işığında Dünya Nimetlerini Bozmama Sorumluluğu – Dr. Alp Aslandoğan
“İman edip salih ameller yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilse: ‘Bu, daha önce de yediğimiz şey!’ diyecekler. Oysa bu, onların aynısı olmayıp benzeri olarak kendilerine sunulacaktır…” (Bakara, 2/25)
Dünya Döndükçe Kampı’nda sunumunu gerçekleştiren Dr. Alp Aslandoğan, Bakara Suresi 25. ayetinde müminlere vadedilen cennet nimetlerinden yola çıkarak çevre bilinci ve insanın hilafet sorumluluğu üzerine dikkat çekici değerlendirmelerde bulunuyor.
Ayette cennet ehlinin ikram edilen meyveler karşısında "Bu, daha önce de yediğimiz şey!" demesini Hocaefendi’nin bir "yadırgamama" ve aşinalık hikmetiyle açıkladığını belirten Aslandoğan; cennetteki nimetlerin dünyadakilere benzeyeceğini fakat her defasında bambaşka bir tat sunacağını ifade ediyor. Buradan hareketle meselenin ekolojik boyutuna dikkat çeken konuşmacı, Fasıldan Fasıla’daki şu tespiti hatırlatıyor: “Çevreye sahip çıkmak, ekolojik dengeyi korumak ve kollamak Müslümanın aslî görevleri arasındadır…” Eğer insan dünyadaki rızıkları ifsat eder, kimyasallarla ve aşırı müdahalelerle tabiiliğini bozarsa, dünyada tattığı şeyler cennette ikram edilecek asıllarına benzemez hale gelecektir. Dolayısıyla doğayı korumak, inanan bir insanın cennet nimetleriyle kurduğu o bağı dünyada muhafaza etme gayretidir.
Hocaefendi’nin insanın hilafetine dair tespitlerine atıfta bulunan Aslandoğan; yeryüzüne halife olarak gönderilmenin bir mülkiyet değil, sınırları çizilmiş bir emanet ve tasarruf yetkisi olduğunu hatırlatıyor. Halife asıl sahip olmadığı için Yaratıcı'nın koyduğu yaratılış çerçevesine ve ekolojik dengeye sadık kalmak zorundadır. Meyvelerin raf ömrünü uzatmak gayesiyle sıkılan ilaçların diğer canlıların canını yakıp yakmadığını hesaba katmak, üretirken geride bırakılan atıkların dünyayı kirletmesini engellemek bu mesuliyetin doğrudan bir gereğidir.
Kâinatı bir kitap gibi okuyup anlamanın onu koruyabilmenin ilk adımı olduğunu vurgulayan Aslandoğan; Hocaefendi'nin ifadesiyle, Kur’an’daki cennet tasvirlerinin yalnızca öteler için bir vaat olarak kalmayıp, yeryüzünü cennete benzetme yolunda önümüze konulmuş bir rehber ve model telakki edilmesi gerektiği tespitiyle sunumunu noktalıyor.
Kıraat Farklılıkları ve Hikmetleri - Mustafa Yiğit
Artık sosyal medya vasıtasıyla birçok farklı hocadan birçok farklı sureyi dinleyebiliyoruz. Farklı hocaların kıraatlerinin birbirlerinden ayrıldığı dikkatimizi çekmiştir. Bazın bunun sebebini merak ediyoruz; ne zaman başladığını.
Kıraatlerin temelleri Efendimiz'e (sav) dayanır. İmam Cezeri kıraat ilmini, kelimelerin nasıl okunacağını nakledenlere nispet ederek bilmeyi sağlayan bir ilim olarak tarif eder. Yani kıraatte ilminde merkezi kavram nakildir.
Kıraat farklılıkları bazı sahabe efendilerimiz arasında da görülebiliyordu. Hz. Ömer bir gün Hişam Bin Hakim'in okuyuşunda Resulullah'tan duymadığı bir telaffuz duyar ve namazdan sonra kendisine sorar. Hişam "Ben efendimizden duydum" dediğinde, beraber Resulullah'a giderler. Resulullah her iki sahabenin okuyuşuna da "Bana böyle indirildi" diye cevap verir. "Kur'an-i Kerim 7 harf üzerine indirildi. Kolayınıza geleni okuyun" (Buhârî, Husumat: 27; Müslim, Salat-ül Müsafirin: 17).
Hocaefendi'de Farkındalık (Mindfulness) - Nurcihan Tahmilci

Mindfulness ifadesini sıklıkla duyuyoruz belki ama ne demek tam olarak? Zihnin geçmiş ve geleceğin duygu ve düşüncelerinden sıyrılıp şu ana odaklanmasıdır mindfulness. Huşu da Allah'ın sonsuz azameti karşısında insanın müthiş bir üprerti, sevgi ve korku karşımı saygı halidir. Yani huşu için o anda düşünceleri fark edip "şu anda ne yapıyorum?"u fark etmek gerekiyor.
Namaza hazırlanırken anda kalma şuuruyla, Allah'ın huzuruna çıkıyorum bilinciyle davranıyoruz. Abdest alırken suyun sesi, sıcaklığı yahut seccadeyi sermek.. ezanın sesi... Bazen namazda zihnimiz dağıldığında tekrar ana dönmek gerek. Sureyi biraz daha sesli okuyarak belki, ya da secde ettiğim yere odaklanarak.
Hz. Ali'nin ayağına savaştayken bir ok batıyor ve diyor ki, "Ben namaza durayım. Namazdayken çıkarın". Namaz sırasında huşunun, derinliğin ve Allah karşısına çıkma bilincinin müthiş bir örneğidir bu. "Onlar adeta tepeden tırnağa namaz kesilirlerdi."
Günlük hayatta farkındalık için birkaç egzersiz denenebilir. Bilinçli nefes almak çok etkilidir. Aldığımız nefesi hissetmek, diyaframı hissetmek... Yahut zikir çekerken dilimizin hareketlerini fark etmeye çalışmak... Yürüyüş yaparken ayağımızın yere değdiğini hissetmek ve yemek yerken koklamak, tadını iyice almak da etkili farkındalık egzersizlerindendir. Günlük hayatta bu alıştırmaları yaparsak mutlaka namaz esnasındaki farkındalığımız da artacaktır.
Kalp Hastalığı Ayetleri ve Modern Anksiyete – Aslı Baran
“Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.” (Bakara, 2/10)
Dünya Döndükçe programında "Kur'an'ın Sihirli Ufku" çerçevesinde sunumunu gerçekleştiren Aslı Baran, Bakara Suresi'nin nifakı ve kalp hastalığını anlatan ayetlerini modern psikolojinin ve insan ruhunun dinamikleriyle ele alıyor.
Bakara Suresi’nin 8. ayetinden 14. ayetine kadar uzanan akışta, insanın gerçekliği ile kendisi hakkında kurguladığı anlatı arasındaki makasın gittikçe açıldığına dikkat çeken Baran; inanmadığı halde inandığını söylemekle başlayan bu sürecin, kendini kandırma ve toplumu ifsada kadar sürüklenen bir yabancılaşmaya dönüştüğünü ifade ediyor. Kur’an’ın dikkat çektiği "kalp hastalığı" kavramı modern tıbbi bir psikiyatrik tanı olmasa da, ayetin işaret ettiği yalan, kendini aldatma ve iç-dış uyumsuzluğu gibi süreçler modern psikolojinin araştırma alanlarıyla birebir örtüşüyor.
İnsanın gerçekte yaptığı ile kendisi hakkında inandığı ve savunduğu profil arasındaki uçurum, kişiyi rasyonalizasyona yani bahaneler üreterek kendini haklı çıkarma çabasına iter. Bu noktada yalan, salt dilden dökülen bir ifadeden ibaret kalmayıp gündelik bir savunma mekanizmasına dönüşür. Kişinin olmak istediği benlik ile gerçekteki durumu arasındaki bu çatışma; zamanla içsel bir yüke, huzursuzluğa ve kronik bir döngüye kapı aralar. Çatışma, inkar, yalan ve ardından gelen haklılaştırma sarmalı, zamanla zihinde normalleşir. Ancak insan başkalarını ikna etmeye çalışırken bir süre sonra kendi kurguladığı sahte imaja kendisi de inanmaya başlar.
Davranışların merkezine "Ben ne yaptım?" sorusu yerine "Başkaları benim hakkımda ne düşünecek?" kaygısının yerleşmesi; kişiyi nifakın, riyanın ve sûm'anın (görünme ve duyulma arzusu) girdabına çeker. Modern psikolojide izlenim yönetimi (impression management), onaylanma ihtiyacı (need for approval) ve dışsal doğrulama (external validation) kavramlarıyla açıklanan bu durum, insanın sahiciliğini (authenticity) yitirmesine ve kendi öz sesini kaybederek başkalarının beklentilerini kendi düşüncesi zannetmesine yol açar.
Peki bu yıkıcı döngü nasıl kırılabilir? Aslı Baran, kişinin kendine cesurca yönelteceği şu soruyla yüzleşmesi gerektiğini belirtiyor: "Ben şu an gerçeği değiştirmeye mi çalışıyorum, yoksa gerçekle yüzleşmekten mi kaçıyorum?"
Hocaefendi’nin "Bir söz gönlünden, ta kalbinin derinliklerinden gelmiyorsa rica ederim sus" uyarısını hatırlatan Baran; kurtuluşun ancak psikolojik öz-farkındalık ve manevi muhasebe ile mümkün olduğunu vurguluyor. İnsanın iç dünyasıyla samimi bir temas kurması, içsel niyetleri ile dış davranışları arasındaki tutarsızlıkları dürüstçe fark etmesi gerekir. Baran sözlerini şu can alıcı tespitle tamamlıyor: "Belki de asıl mesele hiç hata yapmamak değildir. Asıl mesele, kalpte başlayan küçük bir sapmayı fark edip, onu kendimize karşı dürüstçe görebilmek ve kronikleşmeden müdahale edebilmektir."
Raziye Yiğit - Farklı Tefsirler

Fatiha Suresi’nin 6 ve 7. ayetlerinde her gün Allah’tan dilediğimiz "sırat-ı müstakîm" (dosdoğru yol), yalnızca doğruyu bilmeyi değil, o yolda istikrarla yürüyebilmeyi ve sürekli bir hidayet arayışında olmayı ifade eden ahlaki ve ruhsal bir denge yoludur. Bu ayetlerde doğru yol, Kur'an'ın da ifade ettiği üzere "nimet verilenlerin yolu" olarak tanımlanır. Bu kitle; nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerden oluşan, sadece geçmişte yaşamış bireyler değil, günümüzde de rehber edinilmesi gereken kolektif bir topluluk modelidir. Ayetin devamında ise gazaba uğrayanların ve sapanların yolundan uzak durma duası yer alarak Kur'an'ın ana esasları özetlenir.
İslam müfessirleri ve düşünürleri bu ayetlerdeki kavramlara farklı açılardan yaklaşmışlardır. Taberî rivayetler, sahabe ve tabiin görüşleri doğrultusunda bir çerçeve çizerken; Fahreddin Razi akli ve kavramsal çözümlemeleri ön plana çıkarır. Ebüssuud Efendi, nimet verilenleri peygamberler, sıddıklar, şehitler, salihler ve genel anlamda Müslümanlar olarak kategorize eder. Mevdudî, nimeti; Allah’ın rızasına ulaştıran, doğru davranışlarla kazanılan kalıcı değerler olarak tanımlar. Elmalılı Hamdi Yazır, gazaba uğrayanlar ve sapanlar için Hristiyan ve Yahudileri örnek gösterse de kapsama alanının sadece onlarla sınırlı tutulmaması gerektiğinin altını çizer. Bediüzzaman Said Nursî ise meseleye felsefi ve düşünsel bir derinlik katarak bu üç yolu, insanın hakikate ulaşma arayışında karşısına çıkabilecek üç farklı zihinsel ve fiilî doğrultu olarak değerlendirir. Nihayetinde Kur'an, kendi kendini açıklayan yapısıyla her gün yöneldiğimiz bu yolun mahiyetini bizlere açıkça sunmaktadır.
Kerim Balcı İle Kısa Röportaj: "Bu hizmeti ya biz gençlere terk ederiz, ya da gençler bu hizmeti terk ederler."

Bu kampta koordinatörlüğün yanı sıra sunuculuğuyla da bizimle olan Kerim Balcı Hocamız sorularımızı yanıtladı.
ÇA: Kampta aktif görev alan, yaşça büyük insanlardan birisiniz. Birçok da talebeniz var aslında sizinle beraber çalışan. Gençlerin payını nasıl buldunuz bu kampta? Öncekilere kıyasla artış var mı? Gelecek kampta daha da artırmak istiyor musunuz?
KB: Bu konuda bir komplo teorim var ama ispatım yok. Normalde bir önceki Dünya Döndükçe’de sunucularımız özellikle gençlerden seçilmişti. Ben hiç sunuculuk yapmamıştım. Bu kampta sunuculuk yapan arkadaşların çoğu 2021 Yeryüzü Mirasçılarının Vasıfları seminerinin öğrencileri. Sanıyorum bu Gülbin Hoca’nın tercihi oldu. Bunda iki yıl aradan sonra yeniden bir Yeryüzü Mirasçılarının Vasıfları semineri düzenliyor olmamızın etkisi olmuş olabilir. Hani filmlerde eski ekibini toplayan şebeke liderleri vardır ya, sanki biri eski ekibi toplamış. Bunda benim payım yok. Bu anlamda gençlerin katkısı sunuculuktan çok içerikte oldu sanıyorum. Yine de bunun daha fazla olmasını isterdim. Ama bu kamp çalışmalarıyla Kısa Film Festivali aynı dönemlere denk geldi. Gençlerin bir kısmı orada çalışıyor; veya orada yarışmacı oldular. Bunu da hesaba katmak lazım. Yine de gençlerle alakalı duruşumu biliyorsunuz: Bu hizmeti ya biz gençlere terk ederiz, ya da gençler bu hizmeti terk ederler. Evet, her programımızda daha fazla genç arkadaş bulmalıyız. Bencileyin yaşlılar da artık hatıratlarını yazsalar yeridir.
ÇA: Kampın ilk bölümünü, yani ilk 12 saati bitirmek üzereyiz. İkinci bölüme başlamadan önce katılımcılara bir mesajınız var mı? İkinci bölümde neyi değiştirmek isterdiniz?
KB: Ben bu soruyu ancak ikinci bölüm başladıktan sonra cevaplayabildim. Keşke böyle bir ayrım yapmak zorunda kalmasaydık. Ama olan bizim yaptığımız planlamayla olan bir ikiye bölme olmadı. Birinci bölüm bitmeden yayından düştük. Bu sebeple saniyeler içinde yapmamız gereken geçişi ancak dakikalar içinde yapabildik ve sanıyorum seyircilerimizin %50’sini kaybettik. Bu sene çok yoğun bir kamp oluyor: Konuşmacı sayısı geçen kampın iki katı. Ama bir şeyi başardık: Herkes şöyle böyle 15 dakikada sunumunu bitiriyor. Bu büyük bir başarı. Yine de daha fazla müzik, daha fazla film, daha fazla yarışma, daha fazla oyunlaştırma lazım kamplarda. İkinci bölüm zaten doğası itibarıyla zor. Yorulmuş bir seyirci ve yorulmuş bir ekiple 12 saatlik bir maraton yapacağız. Daha fazla heyecana ihtiyaç var belki…
ÇA: Cevaplarınız için teşekkür ediyor, cümleten hayırlı kamplar diliyorum.
Dünya Döndükçe Kampı'nın 5. periyodu, Hamza Bilgiç'in Bakara Suresi 26-29. ayetler tilavetiyle birlikte kaldığı yerden devam ediyor!
Bir Kur’an Aşığı: Salih Yücel - Emre Çelik
Sayın Emre Çelik’in yaklaşık 40 yıllık bir hukukunun bulunduğu ve "Kur’an Aşığı" olarak tanımladığı Salih Yücel ile tanışıklığı, Hizmet hareketi öncesinde, 1989 yılındaki hadis derslerine dayanmaktadır. Yıllar sonra birlikte gerçekleştirilen bir ziyaret esnasında Hocaefendi'nin kendisi için "Salih Abi hepimizin abisiydi." ifadesini kullanması, onun topluluktaki müstesna yerini özetlemektedir. Emre Çelik; topluma hizmet etme, fedakârlık, samimiyet ve insanlarla güçlü bağlar kurma hususunda Salih Yücel’i temel bir rehber olarak gördüğünü belirtmektedir.
Salih Yücel, gençleri yanına alarak gerçekleştirdiği hastane ve esnaf ziyaretlerinin yanı sıra, geniş kitlelerin ilgisini çeken din dersleri vermiş ve çevresindekileri kişisel gelişime teşvik etmiştir. Hizmet hareketine manevi danışmanlık (chaplaincy) anlayışını kazandıran simge isimlerden biri olan ve Hizmet'e gönül vermeden önce de insanlığa katkı sağlayan Salih Yücel'in mevcut sağlık durumu ciddiyetini korumakla birlikte iyileşme seyri göstermektedir. Başta hizmetimizin değerli üyesi Salih Yücel Ağabeye, sonrasında da bütün hastalarımıza Rabbimizden şifa diliyoruz.
Demagoji ile Alakalı Ayetler – Asuman Çelik
“Ne zaman onlara, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın.’ denilse, ‘Biz sadece ıslahçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok.’ derler. Gözünüzü açın! Bunlar bozguncuların ta kendileridir, lakin şuur yoksunudurlar, hissetmiyorlar.” (Bakara, 2/11-12)
Asuman Çelik, demagoji kavramı üzerinden bu ayetleri ele alıyor.
Demagoji, insanların duygularını, korkularını, önyargılarını manipüle etmek üzerine kurulu, haksızken haklı çıkmak çabası ve kısacası laf cambazlığı olarak tanımlanabilir.
Hocaefendi, demagoji hakkında “Demagoji, münafıklar için nefes aldırıcı bir mola mahiyetindedir.” diyor.
Müminlerin özelliklerinden biri nizami ve ilkeli hareket etmesi iken, münafıkların taktiklerinden biri ne zaman, nerede saldıracaklarının belli olmamasıdır.
Aynı zamanda müminler hakikat ve sorumluluk duygusu taşırken, münafıklar vazife ve doğruluk kaygısı olmadan yalan haberi rahatça yayar; çünkü küfre düşme endişeleri yoktur.
Müminler makul ve ıslahçı muameleyi esas alırken, münafıklar yapılan güzel işleri dijital mecralarda insafsızca tenkit eder ve çelişkiler içindedirler. Müminlerin içi dışı birdir, şeffaftır; münafıklarsa sahte kimlikler ve süslü laflarla halkı yanıltır.
Müminlerin uyanık olup tedbirli davranmaları gerekir.
Bu doğrultuda mümin, sosyal medyada önüne düşen her süslü söze veya provokatif habere hemen inanmamalıdır.
“Daimi hâliniz tedbirli davranış, makul hareket ve ıslahçı muamele olmalıdır.” diyor Hocaefendi.
“Sizin vazifeniz tebliğ ve irşattır; iyilikleri anlatmak, temsil etmek, onların yaşanmasını sağlamaya çalışmak, kötülükleri ise engelleyip onlara hayatın içinde hayat hakkı tanımamaktır.” sözüyle ise bizlere önemli bir uyarıda bulunuyor.
Sanal âlemdeki kirli bilgi ve dezenformasyona karşı en etkili cevap ise hakikati dijital mecralarda doğru, makul ve ahlaklı bir dille temsil etmektir.
Hilafet, Yeryüzü Halifeliği ve Liderlik - Dr. Fevzi Saraç
Dr. Fevzi Saraç’ın değerlendirmelerine göre, Bakara Suresi 30. ayette insanın meleklere "halife" unvanıyla tanıtılması, bu kavramın insanlık için temel bir sorumluluk taşıdığını gösterir. İnsan, bünyesinde hem imar etme hem de fesat çıkarma potansiyeli barındıran iki yönlü bir varlıktır. Halifelik sorumluluğu tam da bu noktada devreye girerek insana, iradesini iyilikten yana kullanıp meleklerden üstün bir mertebeye ulaşma imkânı sunar. Bu makam insana kendiliğinden verilmiş bir güç veya mülk değil; sınırları Allah tarafından çizilmiş, vekaleten yürütülen geçici bir emanettir. Dolayısıyla hilafet; akıl ve iradeyi kullanarak kainat kitabını okumayı, çevreyi ve nefsi korumayı, fiziksel yeterliliğin ötesinde ruhi bir derinliğe ulaşmayı gerektirir.
Kur'an-ı Kerim’in genel çerçevesine bakıldığında da halifelik; nefsî arzulara uymayı reddeden (Sâd 26), büyük bir imtihan bilinci yükleyen (En'âm 165) ve ancak ahlaki bir istikametle yürütülebilecek (Nûr 55) bir duruş olarak tanımlanır. Bu yönüyle halifelik, seküler liderlik teorilerinden ayrılır. Modern yönetim anlayışlarından Greenleaf’in "hizmetkâr liderliği" veya Peter Drucker’ın "işleri doğru yapmaktansa doğru işi yapmak" ilkesi halifelikle belirli noktalarda kesişse de; hilafet anlayışı insanı yalnızca sosyal bir fayda üretmeye değil, "Yapabiliyor muyum?" sorusundan önce "Yapmalı mıyım?" sorusunu sormaya yöneltir. Güç arttıkça sahiplik hissinin değil, hesap verme şuurunun yükselmesi gerektiğini savunan bu anlayış; insanı yetkilerini emanet görmek, kararlarını hakka dayandırmak, imar odaklı yaşamak, tabiatın ve zayıfların hukukunu gözetmek gibi derin bir iç muhasebeyle mükellef kılar.
Vaaz ve Yazıların Münasebet İlmi ile İlişkisi -Cemal Türk

Kur’an sureleri arasındaki irtibatı, sure isimleri ile muhtevaları arasındaki ilişkiyi inceleyen bir Kur’an ilmi olan münasebet ilminden yola çıkılarak, Hocaefendi’nin de Kur’anlaşması sebebiyle vaaz ve yazılarında bu ilmin izlerinin görülüp görülemeyeceği ele alınır.
Bizlerin Kur’an’a uygun, ona muhatap olmaya müsait ve müstaid olarak yaratıldığımızdan bahseden Kerim Balcı, Kur’an’ın üslubuyla üsluplanmanın ne kadar olağan olduğuna dikkat çeker. Eğer bu durum bir bireyde görülmüyorsa bunun Kur’an’la olan münasebetinin eksikliğinden kaynaklanabileceğini ifade eder. Hocaefendi gibi zatlarda ise bu durum, kendi hayatlarındaki uygulamalarıyla zirve noktaya ulaşır.
Bu bağlamda Kerim Balcı’nın “Pırlanta Hafıza” olarak tanıttığı Cemal Türk, Hocaefendi’nin eserleri, vaazları ve yazıları arasında bir münasebet ilminden bahsedilip bahsedilemeyeceği sorusuna cevap verir.
Hz. Ebû Hüreyre’nin zikrettiği, “Herhangi bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve onu müzakere ederse üzerlerine sekînet nazil olur.” hadis-i şerifi üzerinden, dünyanın dört bir yanından izleyicilerin katıldığı Dünya Döndükçe Kampı’na senada bulunarak girizgâh yapar.
Kur’an-ı Kerim’in çok farklı ilim dalları ve meziyetleri vardır. “Meziyet” kelimesi imtiyaz ve temeyyüz köklerinden gelir; bir nesneyi başkalarından ayıran, ayırıcı özellik anlamını taşır. Cemal Türk, bu anlam ışığında münasebet ilmine geçiş yapar.
Hocaefendi, “İrşad ve Mürşid” makalesinde mürşidin Kur’anî olması gerektiğini ve Kur’anî bir üslupla muhataplarını yeniden inşa etmesi gerektiğini ifade eder. Kendisi de bahsettiği hususları yaşayarak, “Üslubunu O’nun beyanından süzerek çıkart” düsturunca yaşamıştır.
“İslam Dünyası” makalesinde mevcut İslam dünyasının hiç bu kadar içler acısı bir duruma düşmediğinden bahsederken, ardından çözüm yollarını ele alır ve bu durumdan bizi yalnızca hakikat aşkı ve ilim-araştırma aşkıyla gerilime geçen nesillerin kurtarabileceğini ifade eder.
Bu metni derinlemesine okuyan bir okuyucu, gelecek yazının “hakikat aşkı” hakkında olacağını kolaylıkla tahmin edebilir. Hakikat aşkını anlattıktan sonra, böyle bir hakikat aşkının zamanla insanda ilim ve araştırma aşkı meydana getireceğini söylemesinin mukabilinde, bir ay sonra yayımlanan yazıda da bu konu hakkında bir yazı kaleme alınır.
Yazılar birbiriyle münasebetli bir şekilde ilerler. Cemal Türk, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki makaleler detaylı bir biçimde incelendiğinde, bir makalenin sonunda bahsedilen çözüm önerisinin diğer bir makalenin gelişine ipucu oluşturduğunun gözlemleneceğine dikkat çeker.
Vaazlarında ve yazılarında ise genel olarak iman, islam ve ihsan konuları ışığında meseleler ele alınır. Vaazlara iman-ı billah konusuyla başlayan Hocaefendi, öncelikle icmal yaparak sonrasında tafsile geçer. Böylece Kur’an’da gözlemlenen yöntemi kullandığı detaylı bir biçimde ortaya konulur.
Her hafta vaaz bittikten sonra, bir sonraki hafta vaaza başlarken Hocaefendi sözlerine bir önceki vaazın özetiyle başlar. Bu yöntemin Kur’an’daki yerine dikkat çeken Cemal Türk, Bakara Suresi’nde birkaç ayetten sonra, o zamana kadar anlatılanların genel bir hülasasını veren bir ayetin geldiğinden bahseder.
Derin Müslümanlık kitabının esasını teşkil eden “Ahlaki Mülahazalar” vaazları ise 1989’da, yani dokuz yıl sonra, Bornova’da verdiği pazar vaazlarında ele aldığı “ihsan” konularından devam eder. İman ve islam konularından ihsana geçişini belirgin bir şekilde görmüş oluruz.
Tüm bu bilgiler göz önünde bulundurulduğunda Cemal Türk, Hocaefendi’nin Kur’an’ın münasebet, tenasüp ve nazmından ders alarak bir yöntem ve menheç takip ettiğine vurgu yapar.
Muhatabımızın Yolunda Değil, Yanında Yürümek- Hatice Arslan
Respect’te yetişkinlere Kur’an öğreticiliği yapan Hatice Arslan, “Kur’an’ın İnsan Anlayışıyla Manevi Bakım ve Aktif Dinleme” başlıklı konusunu ele alır.
Aktif dinlemenin yalnızca insanın sözlerini değil, duygusunu, ihtiyacını ve hikâyesini de duymak olduğundan bahsedilir. İnsan yalnızca cevap aramaz, bazen en temel ihtiyacı görülmek, duyulmak ve anlaşılmaktır. Bu nedenle sözlerin arkasındaki ihtiyaçları duyabilmek önemlidir. İnsanın hayatına hazır cevaplarla girmektense önce o kişinin dünyasına adım atılmalıdır.
İşitilen hakikatlerin gözle görülenlere hakem olması gerektiğinden bahseden Hatice Arslan, bunu Kur’an’ın insanı ele alışına bağlar. İşitme, görme ve kalp arasında oldukça önemli bir ilişki bulunduğuna dikkat çekilir.
İşitme ve duyma aracılığıyla edinilen bilginin gerçekten anlaşılıp anlaşılmadığını muhasebe ederek, gördüklerimizi (mubsarât) ve duyduklarımızı (mesmûât) hakikat ışığında değerlendirmek gerekir. Söylenenler kadar söylenmeyen ve anlatılmayan kısımlarda hangi duyguların gizlenmiş olabileceğinin de göz önünde bulundurulması, yani basiretle yaklaşılması önemlidir.
Duyguyu bastırmak değil, duyguyu dengelemek gerektiği üzerinde durulur. Kitapta yer alan “tüm duyguların orta yolu” kısmında, asıl meselenin duyguları yok etmek değil, onları denge içerisinde ele almak olduğu vurgulanır.
Manevi bakım ışığında bakıldığında, duyguyu hemen yok etmeye çalışmak yerine o duyguyu anlamaya ve kişinin onu anlamlandırmasına yardımcı olmak gerekir.
Bakara Suresi’nin ikinci ayetinde şüphelere cevap verilmesi kısmında, öncelikle muhatabımızın ihtiyacını anlamamız gerektiği ifade edilir. Aynı soru, farklı duygu ve düşüncelerle soruluyor olabilir. Bu nedenle aktif bir dinlemeyle hazır cevap vermektense sorunun arkasındaki ihtiyacı dinlemek oldukça önemli bir rol oynar.
İnsan yalnızca problemleriyle tanımlanmamalıdır, problemler onun bütün hikâyesini ortaya koyamaz. Manevi danışmanlık yapan kişi, insanı etiketlemeden davranışlarının arkasındaki duygu ve düşünceleri görmeye yönelik adımlar atmalıdır.
Bakara Suresi’nde insanın halifelik ve emanet boyutuna dikkat çekilir. Bu, manevi bakım açısından düşünüldüğünde karşımızdaki insanın da bize bir emanet olduğu her an göz önünde bulundurulmalıdır. Fakat burada ince bir çizgi vardır. O insanın hayatının sahibi biz değiliz ve onun yerine karar veremeyiz. Yalnızca ihtiyaç duyduğu yerde ona hizmet ederek destek olmalıyız.
Hatice Arslan son olarak manevi bakımın, “insanın yerinde yürümek değil, kendi yolunu bulabilmesi için yanında yürümek” olduğunu vurgular.
Mısralar ve Kur'an'ın Sihirli Ufku- Hatice Sueda Çam

Berceste Projesi’nden Hatice Sueda Çam, kitapta yer alan şairler incelendiğinde Erzurumlu İbrahim Hakkı, Mehmet Emin Beliğ, Hafız Şirazî, Mehmet Âkif Ersoy ve anonim bir eserin bulunduğundan bahseder.
Sunumunda Erzurumlu İbrahim Hakkı’yı detaylı bir şekilde tanıtır. Biyografisine kısaca bakıldığında Hocaefendi ile benzer özellikleri olan, öğrenme, yeniliğe ve araştırmaya duyduğu aşk ve eserlerinde ahlaki değerlere verdiği önem dikkat çeker.
Marifetnâme’sinde sabır, şükür ve rıza gibi tasavvufun ana konularına yer vermiştir. Bu yönüyle Hocaefendi’nin Kalbin Zümrüt Tepeleri eserini akla getirmektedir. Hocaefendi, Kur’an’ın Sihirli Ufku’nda İbrahim Hakkı Hazretleri’nin,
“Ne cism ü ne arzdır, ne mütehayyiz ne cevherdir,
Yemez içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden.”
mısralarını kullanarak insana ait özelliklerin Allah için kullanılmaması gerektiğinin altını çizer.
Hatice Sueda Çam, bir diğer şair olarak Mehmet Emin Beliğ’i tanıtır.
Hocaefendi, eserlerine estetik katmak adına anlattığı konu sonrasında ilgili şiir veya beyitlere yer vermektedir. Kur’an’ın Sihirli Ufku kitabında ise “Herkesin istidadında vâbeste-dir asâr-ı feyzi” dizesini cennetteki makamlardan bahsederken kullanmıştır.
Diğer atıflarından farklı olarak bu dizeyi, insanın ahiret hayatındaki nimetlerden istifadesinin kendi kabiliyetine bağlı olduğunu vurgulamak için kullanmıştır.
Bir diğer şair olarak Hafız Şirazî’yi tanıtan Hatice Sueda Çam, onun İran’ın önde gelen isimlerinden biri olduğunu belirtir. Şirazî’nin divanından oldukça etkilenen Hocaefendi, Risalelerde geçen sözlerine Kur’an’ın Sihirli Ufku eserinde yer vermiştir.
“İki cihanın rahat ve selametini kazanmak için dostlara karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlara sulhkerâne muamele etmek gerekir.”
sözünü, kötülüklere karşı iyilikle muamele etmenin önemini betimlemek için kullanmıştır.
Son olarak anonim eseri tanıtan Hatice Sueda Çam,
“Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünyâ bir misâfirhânedir
Bir mûkim âdem bulunmaz, ne garib kâşânedir
Bir kefendir âkıbet sermâyesi şâh u gedâ
Bes buna mağrur olan, Mecnûn değil de yâ nedir”
dizelerini seslendirdikten sonra bunun bir mezar taşı yazısı olduğunu belirtir.
Bu dizeleri Hocaefendi, Efendimiz’in dünyaya bakışının bir hülasası olarak değerlendirir.
Müttakiler'in Yolu - Osman Karyağdı
Osman Karyağdı’nın sunumunda, müminlerin vasıflarının Kur’an-ı Kerim’e yayılmış bir şekilde anlatıldığından bahsedilir. Vasıflar değerlendirilirken ayetler arasındaki ilişkilere ve atıflara dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır.
“Müttakiler kimdir?” sorusuna Kur’an’ın nasıl cevap verdiği açıklanırken gayb-ı mutlak ve gayb-ı mukayyetten bahsedilir. Aksiyon olarak ise ruh ve şekil bütünlüğü içerisinde, hayatlarında namazın etkilerini gösterecek ve görecek şekilde namazı ikame etmek, son olarak da Allah’ın Kur’an’dan önce indirdiği kitaplara, Kur’an’a ve yakinen ahirete iman etmek, Kur’an’da çizilen mümin portresinin vasıfları arasında zikredilir.
Okunan Bakara suresi ayetleri hakkında Hocaefendi’nin, ayetlerin karşısına oturup tefsir yazmadığından bahseder Karyağdı. Onun yaşadığı hayatın, anlattıklarının ve konuştuklarının tefsir temelli olduğunu ifade eder.
“Fatiha Üzerine Mülahazalar” kitabında klasik bir tefsire çok yakın bir tefsir görüldüğünden bahsedilse de Fatiha ve Bakara tefsirlerinde daha farklı bir yapı görmenin mümkün olduğu belirtilir. Hâlihazırda mevcut olan bilgilerin yanında daha detaylı ve diğer kitaplarda bulunmayan nüktelerin de esere eklendiğine dikkat çekilir.
Fatiha suresinde "bizi hidayette sabit kıl” şeklinde dua edilirken, Bakara suresinde ise hidayet isteyenler için Kur’an’ın bir kılavuz olduğu ve rehber olarak kullanılması gerektiği ifade edilir. Son olarak, anlatılan bu vasıfları taşıyanların hidayet üzere oldukları şeklinde bir metodolojinin çizildiği açıklanır.
Karyağdı, Kur’an’ın şahıslardan ziyade karakter özellikleri üzerinden olayları ve vasıfları anlattığını vurgular. Firavun’dan bahsedilirken de onun şahsından ziyade vasıflarının ön planda tutulduğuna, çünkü her toplumun bir Firavun’u olabileceğine dikkat çekilir.
Özbilinç ve Kendini Aldatma, Münafık Psikolojisinin Bilişsel Anatomisi -Necati Mert
“Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Kendilerinden başkasını aldatamazlar ama bunu bile hissetmezler.” (Bakara, 9)
Allah aldatılmaktan münezzehtir. O yüzden “aldatırlar” değil, “aldatmaya çalışırlar” demek daha doğrudur.
Münafığın temel problemi hakikati bilmemesi değildir. Problem, zihnin hakikati; menfaat, korku, kibir ve mazeretlerinin baskısı altında yeniden yorumlaması, sonra da bu yorumu giderek hakikatin kendisi sanmasıdır. Modern psikoloji bu durumu cognitive biases diye tarif ediyor. Demek ki ayet-i kerime bize üç şey söylüyor: Birincisi, insan kendini aldatabilir. İkincisi, başkasını aldatmaya yönelen çaba dönüp dolaşıp insanın kendisini bulur. Üçüncüsü de insan bunun farkına varmaz.
İnsan kendini nasıl aldatır?
Bilen ama hissetmeyen bir insandan bahsediyor ayet-i kerime.
İnsan bir şeyi bir yanıyla bilir ama başka bir yanıyla da ona ulaşamaz. Psikoloji buna bilişsel yanlılık diyor.
İnsan zihni sınırlı dikkat, sınırlı zaman, çıkar, aidiyet ve tehdit altında karar verir. O yüzden kestirme yollar kullanır. İnsan zihninin gündelik hayatta kullandığı mekanizmalar hayatı kolaylaştırmada işe yararken insan, kendisini ahlaki olarak değerlendirdiği anlarda gerçeğin üzerini örten savunma mekanizmaları geliştirir. Münafık psikolojisini bilişsel açıdan önemli kılan nokta şudur: Problem yalnızca dışarıya söylenen yalan değildir; yalanı içeride makul hâle getiren zihinsel yapıdır.
Münafığın kaybettiği şey ya da ulaşamadığı şey bilgi değil, inceliktir; kendi hâlini tartacak iç terazinin hassasiyetinin körelmesidir.
Münafığın davranışlarından bir tanesi de aklının avukatlaşmasıdır.
Hazreti Yakup oğullarına şöyle demişti: “Hayır, siz nefsinize bu işi süslü gösterdiniz.” Yani: Nefis, kötü olanı çıplak biçimde savunmak yerine onu makul görür, hatta gerekli gösterir. Böylece rasyonalizasyon yalnızca davranıştan sonra üretilen bir mazeret değil, davranıştan önce vicdani direnci azaltan bir hazırlık olabilir.
İnsan kötü bir şey yaparken fiillerini kötülemez. Bunun yerine dile başvurur, fiillerin ismini değiştirir ve örtmeceli bir anlatım yapar. Mesela ayet-i kerimede de okuduğumuz gibi, “Bozgunculuk yapıyoruz.” yerine “Islahçıyız.” derler.
Münafıklar kendini akıllı, müminleri saf yerine koyarlar ve “Biz sizin tarafınızdayız.” demelerine rağmen kim kazanırsa onu seçerler. Kendilerince stratejik davranırlar.
İnsanın gösterdiği kişilik ile yaşadığı kişi arasında mesafe kalıcıysa, o zaman davranışlarımızda bir sıkıntı var demektir.İnsanın davranışları farklılaştığında ise kalbinin paslandığını söyleyebiliriz.
Cognitive biases’e karşı Kur’ani özbilinç, debiasing.
Birincisi, yanıldığımızı kabul etmemiz lazım. İkincisi, kendimizi muhasebeye çekebilmektir. Üçüncüsü, ayna olan dostlarımızın olmasıdır. Dördüncüsü, içinde bulunduğumuz durumu tanımlama cesaretini gösterebilmemiz gerekmektedir. Beşincisi tövbedir. Altıncısı ise basirettir; yani öncelikle kendi kalbine yönelen bir bakış olmalıdır.
Sonuç olarak insan kendi nefsine karşı basiretlidir. Basiret ancak kendi yanılabilirliğini kabul eden bir kalpte canlanır. “Ben tarafsızım.” diyen aynayı duvara çevirmiş olur. “Ben de kendimi aldatabilirim.” diyen ise aynanın karşısında durmaya devam eder. En güvenli cümle ise şudur: “Ben de kendimi aldatabilirim, o yüzden aynaya bir daha bakmalıyım.”
Tövbenin Tepeleri - Züleyha Mary Fikret

Günah, ruhu, benliği ve insan fıtratını aşındıran manevi bir erozyon olarak açıklar Hocaefendi. Tevbe ise gönül zeminini kelime-i tayyibelerle, düşüncelerle ve güzel sözlerle çimenlendirerek yeniden yeşertmek anlamına gelir.
İnsan, bilmeden ve farkında olmadan ayağı kayıp bir çukura yuvarlanması gibi günaha düşebilir. Tevbe ile düştükleri yerden hızlıca çıkabilen, sağlam imana sahip insanlar ise bu zemini tövbe ile bir rampaya dönüştürerek yeniden yükselişe geçerler.
Tövbesizliğin Akıbeti Nasıl Hasıl Olur?
Tevbe edilmedikçe her günah, insanın kalbinde ve ruhunda bir tahribat oluşturur. Bu tahribat, insanın imandan uzaklaşmasına ve küfre yaklaşmasına, kalbin kasvet yoluna girmesine sebep olur. En sonunda, hiç tövbe edilmezse kalpler, dışarıda olanın içeriye giremeyeceği, içeride olanın da dışarıya çıkamayacağı bir hâle sürüklenir.
Bu, Allah’ın zulmü değildir; kulun günahında ısrarıyla kendisi için hazırladığı akıbetin yaratılmasıdır.
Kur’ani Model Olarak Tövbe
Züleyha Mary Fikret tövbenin yalnızca bir söz değil, hayatın yeniden başlayışı olduğunu açıklar. Bunu, Hz. Âdem aleyhisselamın yaptığı zellenin cennetten dünyaya inişine vesile olması ve böylece dünya yolculuğunun başlamasından anladığımıza değinir.
Tövbe ile Yükselişin Altı Basamağı
İlk olarak insanın, yaptığı hata karşısında gönülden nedamet ederek içten bir pişmanlık duymasıdır.
İkinci olarak, eski hata ve günahları ürperti ile hatırlamaktır.
Üçüncü olarak, eğer yapılan hata haksızlık yahut kul hakkı olarak cereyan ettiyse, hakkı sahibine teslim ederek haksızlıkları gidermektir.
Dördüncü olarak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirmektir.
Beşinci olarak, günahlarla oluşan ruhsal boşlukları ibadetlerle ve dualarla tamir etmektir.
Altıncı olarak ise kalbin, Allah’tan başka bir şey buluşacak endişesiyle sarsılıp inlemesidir.
Bazı günahlar ferdî, bazıları ise içtimaî olarak değerlendirilir. Bu bağlamda her bir günahın farklı bir tevbe çeşidi vardır.
Kendine yahut Rabb’e karşı işlenilen günahlardan gözyaşı, geceleri ihya etme ve istiğfar ile arınılırken, birlik ve beraberliğin zedelenmesi ve umumla alakalı durumlarda ise yıkılan heyet-i içtimaiyenin eski sağlıklı hâline getirilmesi ve toplumun tamir edilmesi gerekir.
Ruhun Üç Farklı Tevbe Ufku
En dış çemberde, hakikatlere kapalı olan genel avamın kalbinde günahın acısını hissedip kelimelerle tövbeye yönelmesinden söz edilir.
Perde arkasındaki hakikatlere uyanmaya başlayan kişilerin tevbesi ise havâssa ait bir tevbedir. Onlar için dünya ile ahiret arasındaki perde aralandığı için, kendilerine ötelerden bakarak kendilerini ihsan ufkunda, huzur-i ilahîde hisseder ve her hâllerinde kendilerini hizaya çekerler.
En içte ise haslar üstü haslar, Hakk’tan gayrı ne varsa benliklerinden söküp hiçliğe atarlar. Bütün ışıkların kaynağı Olana ulaşarak tevbenin üçüncü yörüngesi olan evbe evresine ulaşırlar.
Ruhun miracının, tövbeden sonra gelen inabe ve evbe ile devam ettiği görülür.
Efendimiz’in İstiğfar Sırrı
Tevbe, yakınlık ve beraberlik ufkunu henüz bilemeyenler içindir. Onların sözleri bir günah tövbesi değildir. Onlar, Allah’ın beraberliğinde bulunma şuurunun zirvesinde olan inabe ve evbe makamlarında bulunmanın hâlini yaşarlar.
Kusurlarımızı kusursuzca onarmak tövbe ile başlar, O’nun rızasında derinleşip kaybolmak inabe ile devam eder, son basamakta ise O’ndan başka her şeye kapanmakla zirve olan evbe makamına ulaşılır.
Kurb ufkunda gezenlerin tövbesi ise günah çıkarma değil, daimî bir makam atlama ve bir önceki makamın yetersizliğini görüp ona istiğfar etmedir.
Züleyha Mary Fikret Efendimiz’in günlük olarak ettiği istiğfarlara derin bir bakış açısı sunar.
Dünya Döndükçe Kampı'nın 4. Periyodu, Bakara Suresi tilavetiyle birlikte kaldığı yerden devam ediyor!
Kampın İlk Kahoot Yarışması
“Dünya Döndükçe” Kampı’nın ilk bölümünün sonu, “Kur’an’ın Sihirli Ufku: Fatiha ve Bakara Suresi” kitabından hazırlanan 20 soruluk bir Kahoot yarışmasıyla tamamlandı. 100’ü aşkın kişinin yer aldığı yarışmada, kampın ilk bölümünde okunan kısımlardan çeşitli sorular soruldu ve gün içerisinde işlenen konular pekiştirildi.
"Dünya Dönüyor" Kampı’nın ilk Kahoot yarışmasını; 20 soruda 19 doğru yapan “Ndnd” adlı katılımcı birinci, 20 soruda 18 doğru yapan “Medine” adlı katılımcı ikinci ve 20 soruda 16 doğru yapan “M. Ulaş” adlı katılımcı üçüncü olarak tamamladı. Yarışmada ilk üçe giren katılımcılara, Risale ve Hizmet Araştırmaları Merkezi bünyesinde düzenlenecek birer online ders hediye edildi.
Kur’an’ın Sırları Karşısında İnsan - Dlovan Kareem
Kur’an-ı Kerim’i ilk okuduğumuzda Elif Lâm Mîm ifadesi dikkatimizi çekiyor. Ancak anlamını bilmiyoruz. Oysa ki temel husus, manayı bilip bilmemek değildir.
Peygamberimizin zamanında yaşayan insanlar bile bu harflere farklı farklı manalar vermişlerdi. Dikkatlerini çekmiş, anlamaya da çalışmışlardı. Bazen çıkardıkları anlamlarla hakiki manalar birbirini tutmasa bile bu anlamanın ve merakın hep peşinde olmuşlardı.
Sahabelerden de anlayacağımız üzere, insanın mütevazı olması, aczini fark etmesi; ancak buna rağmen hep ilmin peşinde olması çok önemli bir husustur.
Üstadın dediği gibi, merak ilmin hocasıdır. Mütevazı bir şekilde Kur’an’ın karşısında oturmak, Kur’an’ı okumak lazım. O zaman Allah’ın inayet ve keremiyle Kur’an-ı Kerim daha çok kapılar açar.
Tıpkı ayrı bir anlam taşıyarak da ardı ardına geldiğini düşündüğümüz Elif Lâm Mîm suresindeki ayetlerde olduğu gibi, Elif Lâm Mîm’den sonraki ayetin “Bu kitapta hiç şüphe yoktur” şeklinde gelmesi dikkat çekicidir:
“İşte bu, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kitap’tır; müttakiler için bir hidayettir.” (Bakara, 2)
Dolayısıyla Kur’an’ın ilk ayetlerinden de anlaşılacağı gibi, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğu ve hiçbir şüphe bulunmadığı bilinciyle okunması gerekmektedir.
Hz. Ebû Bekir’den de nakledilen rivayetlere göre: “Şüphesiz her kitabın bir sırrı vardır. Bu Kur’an’ın sırrı da surelerin başlangıçlarıdır.” (Hurûf-ı Mukattaa)
İbn Abbas’a göre ise bu sır Elif, “ene”; Lâm, “Allah”; Mîm “âlem” olarak izah edilmiştir.
"Ahmet Kurucan'daki Hocaefendimiz"

Ahmet Kurucan’ın Hocaefendi ile talebelik yılları, 1984 yılında bir aylık bir sürecin ardından 1985’te İzmir’den Ankara’ya ve İstanbul’a uzanarak devam eder.
On kişilik bir ders halkasıyla sabah namazında başlayan tefsir, fıkıh ve hadis dersleri, öğlen ezanına kadar İbn Kesîr’den, Buhârî’den ve Ayin Şehri gibi isimlerin eserleriyle hiç bitmek bilmeyen bir azim ve sabırla devam eder.
Arz mı, takrir metodu mu sorusuna Ahmet Kurucan, “İkisi de.” diye cevap verir. Ders halkasının yoğun çalışmasıyla dersler arz şeklinde ilerlerken, Hocaefendi’nin sözü eline almasıyla takrir metoduna da yer verilir.
Her iki metotta da önemli olan nokta, Hocaefendi’nin okunan ayetlerin tefsiriyle alakalı fikrini kimi zaman çağı aşan yorumlar yapıldığını belirterek, kimi zaman da saygısını ifade edip tefsirde bahsi geçen görüşe katılmadığını söyleyerek ortaya koymasıdır.
Ders halkası okunacak ders kitaplarının muhtasarlarına çalışırken, Hocaefendi’nin eserin aslından çalışmaktadır.
Akşamları Hocaefendi’nin odasına rahatça girip çıktığını, kapısının hiç kilitli olmadığını anlatan Ahmet Kurucan, Hocaefendi’nin kütüphanesinde ders halkasında okunacak eserleri ve Hocaefendi’nin hangi ayete kadar çalıştığını, hangi ayetlerin altını kırmızı kurşun kalemle çizdiğini incelediğinden bahseder.
2009-2010 yılları arasında Erzurum’dan bir ilahiyat öğretim görevlisi Hocaefendi’yi ziyarete gelir. Ahmet Kurucan, misafiri havalimanına bırakırken öğretim görevlisi, Hocaefendi’nin konuşmalarında disiplinler arasında oldukça etkileyici geçişler olduğundan bahseder. Fıkıhtan kelama, tasavvufa, tefsir tarihine…
Ahmet Kurucan, Hocaefendi’yi tanıdığı yıllarda onun disiplinler arası müktesebatına bu denli vakıf olmadığını, bu olay vesilesiyle bunun farkına vardığını ekler.
Kerim Balcı, Ahmet Kurucan’ın Hocaefendi ile olan hatıralarının yazıya dökülmesine dikkat çekerken, “sizde olan Hocaefendimiz" sözüyle Hocaefendi’nin birçok insan ve öğrencisi için taşıdığı biricik yere dokunur.
Nazlı Erkayıran - Okuma Çemberleri Hakkında Bilgilendirme ve Karşılaştırmalı Tefsir Okuması
Okuma çemberlerinde on kişilik bir ekiple bir buçuk ay boyunca Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Bir İcaz Hecelemesi ve Kur’an’ın Sihirli Ufku kitapları okundu.
Fâtiha Üzerine Mülâhazalar kitabında Kur’an ve Fâtiha’nın büyülü dünyasına girilirken özellikle Eûzü Besmele açıklanıyor. Bunun yanında kavram ve dil açıklamalarına da yer veriliyor.
Bir İcaz Hecelemesi kitabında Bakara Suresi’nin ilk yirmi beş ayeti ele alınıyor.
Kur’an’ın Sihirli Ufku kitabında ise Fâtiha ve Bakara Suresi’nin ilk otuz dokuz ayeti açıklanıyor. Efendimiz’in Kur’an’ın faziletlerine dair hadis-i şeriflerinden birinde, on dokuz maddeden biri olarak Kur’an’ın harika mânâlarının ve orijinalliklerinin tükenmemiş olması zikrediliyor.
Fâtiha ve Bakara Suresi’nin ilk otuz dokuz ayeti de Kur’an’a bütüncül bakmak isteyenler için önemli bir kaynak teşkil ediyor.
Kur’an’ın Sihirli Ufku kitabında bir taraftan ders havası, bir taraftan da Fâtiha Üzerine Mülâhazalar ve Bir İcaz Hecelemesi kitaplarının çeşnisini, tadını ve izlerini bulmak mümkün. Bu kitaplara kıyasla Kur’an’ın Sihirli Ufkunda daha rahat kavranabilecek bir üslup bulunuyor.
Kitapta üç insan zümresi anlatılırken, Kur’an’ın bu üç zümreyi tasnif üslubu içerisinde farklı tarzlarda ve farklı bağlamlarda her zaman nazarımızda tuttuğu ifade ediliyor. Örneğin hidayet kavramı, her bir kitapta farklı mânâlarıyla karşımıza çıkıyor.
Peki, nasıl okumalıyız?
Başta Kur’an olmak üzere, derin ve ince mânâlar taşıyan kitapları dikkatle okumadığımızda bize sırlarını açmazlar. Kur’an hakkında ayrıca, onun “mihri tedebbürdür” diyebiliriz.
Hoca Efendi, Bakara Suresi’nin başından itibaren devam eden sure ve ayetlerin, Fâtiha’daki “Bizi sırât-ı müstakîme hidayet et.” ayetindeki talebe bir cevap olduğunu işaret ediyor.
Hidayet ise çok muhtaç olan insanın bütün ihtiyaçlarına, kendisine kâfi gelecek şekilde Allah’ın cevap vermesidir. Hidayet seviye seviyedir. Dolayısıyla inançlı bir insan da hidayetini isteyebilir.
Fâtiha’daki sürekli hidayet talebiyle Kur’an’daki takva vurgusu birbirini tamamlayıcıdır.
İmana ve hidayete mâni olan en büyük durumlardan biri kibirdir.
İnsan, kendi iradesi yardımıyla kendisine şu soruyu yöneltmelidir:
“Ben bu rehberlikten yararlanmaya ne kadar açığım?”
Yeni kitapta özellikle 26-39. ayetler arasında, Kur’an’ın misalleri karşısında insanın tavrı öne çıkarılıyor.
Birlikte nasıl okuyalım?
“İlim derin bir kuyu, müzakere de onun kovasıdır.” sözünde müzakerenin önemi vurgulanır.
Mukayese ve muhakemeye bağlı bir okuma yapmak amacıyla bir ayet seçilip birbirimizle paylaşımlar yapılabilir. Okuma çemberlerinin gayesi de bu tür müzakere ortamlarını oluşturmaktır.
Yeni dönemde bu üç eserin okuma çemberlerinde detaylı bir şekilde müzakere edilmesi planlanıyor. İlgisi olan herkes davetlidir.
Dr. Ali Ünsal – Neohariciler ve Kur’an Müslümanlığı

Hariciliğin fikrî kökleri, Peygamber Efendimiz (sav) dönemine kadar uzanmaktadır. Huneyn ganimetlerinin dağıtıldığı sırada bir şahıs, Peygamber Efendimiz’e gelerek “Adaletli ol ya Muhammed.” demiştir. Efendimiz (sav) ise “Ben adaletli olmazsam kim adaletli olur?” şeklinde karşılık vermiştir. Bu şahsın tavrı, İslam’ın temel esaslarını ve Kur’an’ın hükümlerini en açık şekilde temsil eden Peygamber Efendimiz’e karşı ciddi bir saygısızlık niteliğindedir.
Bu şahıs oradan ayrıldıktan sonra Peygamber Efendimiz (sav), onun soyundan gelecek bir topluluktan söz ederek onların Kur’an okuyacaklarını ancak Kur’an’ın gırtlaklarından aşağıya inmeyeceğini, insanların onların ibadetlerini gördüklerinde kendi ibadetlerini küçümseyeceklerini, fakat onların dinden okun avını delip geçmesi gibi hızla çıkacaklarını ifade etmiştir.
Bu zihniyet özellikle Hz. Ali (ra) döneminde belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Sıffin Savaşı sonrasında gerçekleşen tahkim meselesinde Haricîler, “Hüküm ancak Allah’ındır.” diyerek Hz. Ali’nin insanları hakem tayin etmesini eleştirmişlerdir. Bu anlayış zamanla Hz. Ali’ye karşı çıkmalarına ve ondan ayrılmalarına yol açmıştır. “Hurûc” ettikleri için bu grup Haricîler olarak isimlendirilmiştir.
Haricîler daha sonra Hz. Ali’yi tekfir etmiş ve onun öldürülmesine yönelik bir suikast gerçekleştirmişlerdir. Bu suikastı gerçekleştiren kişi, Haricîlerden Abdurrahman bin Mülcem’dir. İbn Mülcem, Hz. Ali’ye suikast düzenlemiş ve Hz. Ali bu saldırı sonucunda şehit olmuştur.
Haricî zihniyetin en belirgin özelliklerinden biri, görünürdeki yoğun dindarlık ile iç dünyadaki sığlık arasındaki büyük tezattır. Derinlikten yoksun kuru bir taassup, zamanla çevresindeki Müslümanları küçümsemeye, kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir etmeye ve masum insanların kanını dökmeye kadar varabilmiştir.
Haricîler sahabe döneminde ortaya çıkmışlardır. Ancak dinin derinliklerini, Kur’an ve sünnetin maksatlarını ve İslam’ın ruhunu kavrama konusunda ciddi bir sığlık sergilemişlerdir. Bu nedenle sahabe içerisindeki fakih ve ilim sahibi kimselerin hiçbiri bu zihniyete iştirak etmemiştir.
Neoharicilik ise Haricîliğin fiziksel olarak ortadan kalkmasına rağmen, bu zihniyeti günümüze taşıyan bazı grupların ortaya çıkmasını ifade etmektedir. Bu gruplar her ne kadar klasik Haricîler kadar radikal olmasalar da fikir ve zihniyet bakımından benzer yaklaşımları devam ettirmektedirler. Şekilcilikten öteye geçemeyen bu anlayış, tasavvufu dahi şirk olarak ilan edebilmiştir.
İslam ve terör kavramlarını yan yana getiren bu tür yaklaşımlar, yaklaşık 1,5 milyar Müslümanı tek ve karanlık bir imajla özdeşleştirmiştir. Bu süreçte Müslümanlar hem terörün mağduru olmuş hem de haksız ithamlarla karşı karşıya kalan bir grup olarak iki kez mağdur edilmiştir.
Bu zihniyetin bir kısmı silahlı yöntemlere başvurmaz; ancak farklı biçimlerde ortaya çıkan bu yaklaşımın daha az zararlı olmadığı ileri sürülmektedir. Bunlardan biri, adı her ne kadar tartışmalı olsa da “siyasal İslamcılık” şeklinde ifade edilen yaklaşımlardır. Müslümanların yoğun olarak yaşadığı farklı coğrafyalarda benzer uygulamalar görülmüştür.
Bu gruplar kendilerini kapsayıcı olarak görseler de zaman zaman kendilerini diğer grupların üzerinde konumlandırmış ve diğerlerini ikincil unsurlar olarak değerlendirmişlerdir. “Umumun selameti” adına bireyi, grubu hatta bütün bir cemaati feda edebilecek bir anlayış ortaya çıkabilmektedir.
Bu yaklaşımın verdiği zararın silahlı versiyonundan aşağı kalmayacağı ileri sürülmektedir. Yolsuzluk, rüşvet, maddi ve manevi erozyon, halkı kamplaştırma ve kendisi gibi düşünmeyen hareketleri iftiralarla itibarsızlaştırma gibi sonuçlar bu zihniyetin ortaya çıkarabileceği sorunlar arasında sayılmaktadır.
Bu da adı konulmamış bir Haricîlik zihniyetidir.
Hocamız bir de Kur’an Müslümanlığı konusuna değiniyor. Bu da maalesef çok tehlikeli bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor. Masum bir öze dönüş gibi görünse de aslında Peygamberimiz olmadan pratik bir Müslümanlık yaşamak mümkün değildir ve bizzat Kur’an ona bu misyonu yüklemektedir.
Sadece Kur’an’ı esas aldığını söyleyenler de kendi içerisinde bir çelişki yaşamaktadır.
Sadelik doğruluğun garantisi değildir, bir fikrin herkesin anlayacağı kolay ve akılcı ortaya konulması doğru olduğunun garantisi değildir. 1400 yıllık ilim geleneği raslantı değildir. Birileri birilerini tekfir ediyorsa kolayca, ordan uzak durmak lazım.
Genç Bakış Derslerinde Bir Araya Gelen Gençler "ŞEYTANIN KARAKTERİ" Konulu Çalışmalarını Sundular:
Şeytan, "şetane" kökünden gelir ve uzaklaşmak, Allah'ın rahmetinden kovulmak demektir. Rahmetten uzaklaşan, inatçılık eden her varlık —insî veya cinnî olması fark etmeksizin— şeytandır. İblis, secde emrinden önceki ismidir ve ümit kesmek, karıştırmak anlamlarına gelir. İblis melek değil, cindir.
İblis, Hz. Âdem'e tek secde etmeyendi, Allah'a karşı gelendi. Bunun arkasında yatan sebep ise kibirdi… "Allah Teâlâ Hazretleri şöyle buyurdu: 'Büyüklük ridâmdır, izzet de izârımdır. Kim bu iki şeyde benimle nizâ ederse ona azap ederim.'" (Müslim, Birr 136; Ebû Dâvûd, Libâs 29)
Mânâyı, hikmeti ve takvayı unuttu; üstünlüğü tamamen maddeye bağladı İblis. Şeytanın herkese farklı ve uygun bir taktiği vardır. İnsandaki nifak, fesat ve küfür ona büyük imkân sunar. Şeytan insanın tabiatını kullanır. Şeytana karşı müminlere düşen vazife, şeytanın stratejilerine karşı taktikler geliştirmektir.
Nazlı Erkayıran, Dünya Döndükçe Kampı'nda İrfan Yılmaz'ın "Kur'an-ı Kerim'de Sivrisineğin Örnek Olarak Getirilmesindeki Hikmeti" sunumundan sonraki hislerini Dünya Döndükçe Gazetesi'ne yazdı!

Dünya Döndükçe Kampı'nın Üçüncü Oturumu İmam Ahmet Selim Demir'in Bakara Suresi 6-20. Ayetler Tilavetiyle Başlıyor!
Diyalogda Sırat-ı Müstakim - Osman Öztoprak
Bakara suresindeki “Onlar sana indirilene de, senden önce indirilene de inanırlar.” ayetinden gayrimüslim tanıdıklarımıza, arkadaşlarımıza bahsetmemiz gerekiyor. Bu, diyalog konusunda önemlidir.
Zaten kendi adımıza da Kur’an’dan istifade etmek ve müttakilerden sayılmak için ondan önce inen kitaplara da inanmak gerekir.
Aynı zamanda Hocaefendi, diyalog konusunda ifrata ve tefrite kaçmadan, Sırat-ı Müstakim üzere olarak bu insanlarla muhatap olmaktan bahsediyor. Herkes kendince düşünse, irtibatın Sırat-ı Müstakim’i nedir diye, birçok şey çıkaracaktır inşallah.
Nedim Hazar - Bakara 17-18-19-20. Ayetlerde Geçen İnsan Arketipleri
Nedim Hazar, Bakara 17. ayeti karanlık, kıvılcım, kararma gibi sinematik bir sahneyle açar; ama bu, bir manzara değil, bir insan filminin arketipidir. Sure, insanın nereden gelip nereye gittiğini tek bir anlatı yayında ortaya koyar. Kutsal kitap, ilk suresinde insana muazzam bir insan atlası verir.
Sinemada pasif kötünün önce pasif iyiye, sonra aktif iyiye dönüşmesini izlemek, izleyicide haz oluşturur. Kur’an ise bu tabloyu semavî bir perspektifle genişletiyor; mümin ile kâfir arasına münafık ve fâsık gibi kavramlar ekliyor. Böylece sosyolojinin ve dramın iyi-kötü uzamı muazzam bir şekilde gelişiyor ve derinleşiyor.
Jung’a göre sağlıklı insan maskesini (persona) takar, ama maskesi olmadan yaşayamaz. “Maskesiz yaşayamaz” denirken kastedilen anlamı, kendi anladığımız şekliyle açmak gerekirse: İnsan bütün iç dünyasını, bütün arzularını ve bütün yönlerini olduğu gibi dışarıya yansıtamaz. Toplum içinde belli roller üstlenmek ve kendisini belli ölçülerde kontrol etmek zorundadır.
Bakara 14. ayetteki durum da buna bağlanıyor: Münafıklar, müminlerin yanındayken “İnandık” diyor; kendi çevrelerine döndüklerinde ise “Biz sizinleyiz, onlarla sadece alay ediyoruz.” diyorlar. Dolayısıyla burada mesele, anladığımız şekliyle yalnızca yalan söylemek değil; kişinin farklı ortamlarda birbirine zıt kimlikler ortaya koyması ve bu ikiliğin karakterinin merkezine yerleşmesidir.
Fâtiha Sûresi ve Dua Âdâbı - Mustafa Yılmaz

Bazı müfessirlerin temas ettiği ince bir husustur bu dua âdâbı. Kur'ân-ı Kerîm, Üstad'ın ifadesiyle bir kitabıduadır. Fâtiha Sûresi de bir dua sûresidir ve samimiyetle okunursa her derde deva olur.
Hamd ile başlayan bir şükür ve tazimdir. Biz daha önceden bize ihsan edilen nimetleri hatırlarsak daha sonra gelecek olan nimetlerin kapısını da açmış veya açılmasına vesile olmuş oluruz. Dolayısıyla önce hamd ile başlanmalı.
Cenâb-ı Hakk, bize bizden evla olduğu, bizi her daim koruyup gözeteceği gibi bütün âlemleri de koruyup gözetir. Dolayısıyla bizim de O'nun bu gözetiminden çıkmamız mümkün değil. "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" ayetini bununla ilişkilendirebiliriz. İnsanoğlu her daim önce kendini düşünür. Hocaefendi bu konuda, "Allah bize bazen istediğimizi değil, istememiz gerekeni verir" der.
Fâtiha Sûresi'ni okurken Rahmân ve Rahîm olan, şefkatli bir Rabbin huzurunda olduğumuzu hatırlamalıyız.
"Mâliki yevmi'd-dîn" derken Mahkeme-i Kübrâ hatırlatılıyor. "Bazen dualarımız kabul olmuyor gibi gözüküyor" diye yeise asla düşmemeliyiz. Bazı dualar ise ahiret hesabına kabul olur; biz bunu bir lütuf olarak kabul etmeliyiz.
"İyyâke na'büdü" derken bir ihtisas ve iltifat var. Rabbin huzuruna bütün kâinatla varıyoruz. Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz. İstemek çok önemlidir; Allah isteyenlere istediğini verir. Biz Cenâb-ı Hakk'tan kulluk için yardım talep ettiğimiz gibi, bu kulluğu sürdürmek için de yardım talep ederiz.
Hidayet istiyoruz biz. Bir neticeyi istemek, o neticeye vardıran yolu talep etmektir. Bu yol zorlu ve yabancı bir yol değildir; peygamberler yürümüştür örneğin o yoldan. Nitekim bu yoldan kayanlar da olmuştur...
Erdemliler Yolunda ve Sivillik Mülahazası - Arhan Kardaş
Temel değerimiz sivillik. Bugün biri siyasi bir parti kurmak istese, bunun ferdî bir karar olduğunu ve cemaat toplamına uymadığını rahatça ifade edebiliriz. Aslında insaniyet değerleri İslam’da da vardır. Çünkü insan olmadan Müslüman olmak mümkün değil. Mehmet Âkif’in dediği gibi: "Nerede kaldı Müslümanlık? Bizden geçmiş insanlık."
Muhatap olduğumuz üst kişilere, siyasetçilere gidip ilk etapta Risale okumayacaklar; ilk olarak bizim kim olduğumuza, kimliğimize, ne sunduğumuza bakacaklar. Ben ilk başta "Hizmetin herkese göre farklı bir tanımı vardır." diyordum. Doğru, var; ama bizim ortak bir tanıma da ihtiyacımız var. İttifak ettiğimiz nokta şu ki: Hareket, yüksek insani değerlere sahip insanların bir araya gelmesi. Ama bunu bilmemek, muamelat itibarıyla eksikliktir. O yüzden Biz Erdemliler Yolunda yaptığımız sohbetlerde bunun çok üzerinde duruyoruz. İnsan hakları konusunda, Hizmet hareketinin insaniyet değerleri, İslam dünyasının dünyaya açılması noktasında çok büyük bir adım olabilir.
Gülen’in en çok şiirlerine atıfta bulunduğu kişi Mehmet Âkif’tir, denebilir.
Gülen, Mehmet Âkif’in şiirlerindeki bir milletin çöküşü ile ilgili kısımları özellikle çok alıntılamıştır; çünkü aynı dertten muzdariptir.
En Mühim Mesaj: Kur'ân - Ali Sait Karamanlı

1894 doğumlu Muhammed Abdullah Draz, Mısır'ın yetiştirdiği önemli bir âlimdir. Hocamız sunumunda kendisinin El-Nebeü’l-Azîm (En Mühim Mesaj: Kur'ân) isimli eserini ele alıyor. Draz, El-Ezher'i bitirdikten sonra Sorbonne'da doktora yaptı ve Dustûru'l-Ahlâk fi'l-Kur'ân'il-Kerîm (Kur'ân-ı Kerîm'deki Ahlâk Prensipleri) üzerine bir doktora tezi yazdı. Bu tezi hazırlarken Paris'te bulunan ve İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi hasebiyle çalışmasını sığınaklarda tamamlayan Draz; son derece çok yönlü ve adanmış bir âlimdir. Mısır hükümeti tarafından Paris'e gönderildikten sonra Fransızcayı ileri düzeyde öğrenen, psikoloji ve felsefe gibi Batı ilimlerine hâkim olan Draz, yeni bir bakış açısı ortaya koyarak insanları Kur'ân'a davet ederken bilimsel bir yaklaşım sergiler. Hayatını Kur'ân-ı Kerîm'e adayan Muhammed Abdullah Draz, 63 yaşında Pakistan'da bir konferansta ruhunun ufkuna yürümüştür.
En önemli eserlerinden biri olan El-Nebeü’l-Azîm’de "Kur'ân'ın kaynağı nedir ve anlatımının özellikleri nelerdir?" şeklinde iki temel soru soran Draz'dan en önemli kazanımlarımızdan biri, onun Kur'ân-ı Kerîm'i okuma metodudur. Bir ayet karşısında "Ne söylüyor?", "Neden böyle söylüyor?", "Sûrenin bütünüyle nasıl ilişkili?" ve "Davranışlarımda hangi sorumluluğu doğuruyor?" sorularını yönelten Draz'dan öğrendiğimiz bir başka metot ise ayetleri parçacı değil, siyak-sibakını ve sûrenin amacını gözeterek anlamaya çalışmaktır. Hocamızın verdiği kumaş örneğinde olduğu gibi; yakından bakınca iplikleri, geri çekilince deseni görürüz.
El-Nebeü’l-Azîm’den bu hakikate ışık tutan birkaç alıntı ise şöyledir: "O'nun hem gönüllerde hem satırlarda korunması gerekir." (s. 42), "Bir sûrenin konuları ne kadar çoğalırsa çoğalsın o tek bir sözdür. Sonu başına, başı sonuna bağlıdır." (s. 192) ve "Bu sözden söyleyenin maksadını bozmadan kaç kelime çıkarabilir veya değiştirebilirsin?" (s. 147).
Kâfir ve Küfür Kavramı Üzerine - Genç Bakış
Kâfir, küfürle aynı kökten gelir ve hakikati örten, kapatan kişi demektir. Fıtrattaki inanma nüvesini öldürür, kalpteki iman tohumunu kapatır ve günahlarla perdenin kalınlaşmasına neden olur. Küfürde ısrar eden kimseler delillere rağmen düşünmezler ve inanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulur: "Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır." (Bakara, 7) Kulak ve göz fonksiyonlarını eda etmeyince, kalp imana vesile olabilecek şeylerden mahrum kalmış olur.
Küfrün çeşitleri vardır: Bilerek inkâr edenler, küfürde ısrar edenler ve bilgisizlik sebebiyle inkâr edenler. Aynı şekilde iki tür de kâfir vardır; bunlar mutlak ve mukayyet kâfirlerdir. Mutlak kâfirler bütün hakikatleri inkâr ederken, mukayyet kâfirler iman esaslarından birini inkâr edenlerdir. Ancak bu, onların kâfir sıfatını almasına yeterlidir. Çünkü iman bir bütündür; bölünme ve parçalanma kabul etmez.
Her ne kadar asla inanmayacak ve en ağır sıfatla canlarını teslim edecek olanlar olsa da her inkârcı bu kategoriye dâhil değildir; kaldı ki kimin daha sonra inanacağını bizler bilemeyiz. Bizlerin görevi Allah'ın mesajını ulaştırmak, tebliğ ve irşat vazifemizi yerine getirmektir.

Tevhid Endeksli Okuma - Numan Yiğit
Hocaefendi kitabın giriş bölümünde beşinci maddede bu konudan bahsediyor. Kur’an’ın başından sonuna kadar bu bakış açısıyla okunmasını söylüyor.
Kur’an’ın bütünü, her suresi ve her bir ayeti aslında bizlere tevhidi; tevhid-i uluhiyet, tevhid-i rububiyet ve tevhid-i ubudiyet olmak üzere üç şekilde anlatıyor.
Herkes bu bakış açısıyla bu üç meseleyi göremeyebilir ama nazarı kuvvetli olanlar her ayette bunu görebileceklerdir.
İnsan bazen kesrette boğulabilir, fikrî dağınıklığa düşebilir. İşte Kur’an-ı Kerim, her bir ayette bu tevhid çeşitlerini vurgulayarak aklımızı bu kesretten toparlayıp tevhide icra etmiş oluyor.
Bazen bir sureden üç tevhidi çıkarabiliriz, bazen bir-iki tevhidi çıkarabiliriz.
- Tevhid-i Uluhiyet:
Temelinde Cenab-ı Hakk’ın zatını bir bilmek var. Uluhiyette ise Allah’ın dilediğine mülkü verip dilediğinden almasını görürüz. - Tevhid-i Rububiyet:
Terbiye etme, yönetme ve kemale ulaştırma manasına gelir. Ama biz bunu söylediğimiz zaman, bu kâinatı yaratan ve onlara ihtiyaçlarını veren Zat manasında söylüyoruz. “Elhamdülillahi Rabbil âlemin” rububiyeti ifade eder. - Tevhid-i Ubudiyet:
İşte “Bu bizim Rabbimizdir.” dediğimiz zaman arkasından tevhid-i ubudiyet gelecektir. Kur’an’ın bize verdiği derslere göre, o hareket içerisinde işleyen nizamı görüyoruz. Tek elden bunların terbiye edildiğini, planlandığını görüyoruz ve diyoruz ki o zaman tevhid-i ubudiyet lazım.
Kulluğu sadece Cenab-ı Hakk’a tahsis etmektir; şirkten ve gizli şirkten kaçınmaktır.
Sivrisineğin Kur’an’da Yeri - İrfan Yılmaz
Allah kendi gerçekliğini açıklamak için gerekirse çok küçük bir varlığı bile örnek verir. Sivrisinek, dev hayvanlardan ve gök cisimlerinden geri değildir; onda sergilenen sanat da bunun bir örneğidir.
Müşrikler ve bazı Yahudi toplulukları, sinek ve örümcek gibi küçük ve zayıf görülen varlıklardan örnek verilmesini alay konusu yapmışlardır. “Koskoca kâinatın yaratıcısı böyle küçük canlılardan mı örnek verir?” demişlerdir.
Bu örnekler, Allah katında büyüklük ve küçüklük anlayışının insanlarınki ile aynı olmadığını göstermektedir.
Balina ve sivrisinekte hücre sayısı farklı; ama hücrenin yapısındaki işleyiş, vücudundaki sistemler arasında böyle bir fark yok. Onun haricinde insanları kokusundan bulabilmesi, antenleriyle anlaması, uçma kabiliyetleri varken siz bu hayvana basit diyebilir misiniz?
Allah bize en küçüğünü gösteriyor. Bir de siz büyük olanlara bakın, yani en mükemmeline gelin; insana gelin. Evet, insanın yanında küçük kalabilir.
Tabiat Kanunları ve Bilimlerden Bahseden Ayetler ve Bunların Tefsirleri - Doktor Ergün Çapan
Hocaefendi yılların Kur’an yılları olacağını söylüyor.
Varlığı çifte araştırma; hem fizik hem metafizik birlikte, varlığın değerlendirilip ona göre yeni bir ilim dünyası kurulması lazım. Bu esnada Kur’an’ın merkeze konulması, ilimler onunla ne seviyede mutabıksa ona göre değerlendirilmesi lazım. Çünkü ilimler gelişme aşamasında, Kur’an ise hakikate işaret ediyor.
Hem önemli bir yaklaşım getiriyor: İnsan analiz edilip çok iyi çözülürse bütün âlemleri çözecek anahtar insandadır. Fizyolojiyi, kalbi, sırrı… Çözen, dünyanın ötesinde keşif yoluna girmiş demektir.
Hocaefendi’nin çok ciddi vurgu yaptığı bir konu da temkinli hareket etmek lazım. Değişik ilimlere bakan kevni ayetleri değerlendirirken tefsir usulünün temel prensiplerini merkeze koyarak farklı yorumlara kapı açan kısımlarını daraltmamak, kesin konuşmamak gereklidir.
Kuran Okulu'ndan İki Genç Misafir: Abdullah İhsan & Emrehan Sağın

Abdullah İhsan - Respect Kur'an Okulu
Respect Kur’an Okulu’nu “lafzın ötesinde, hikmetin izinde” olarak tanıtıyoruz.
Okulumuzda lafza vâkıf yönüyle her müminin vazifesi olan tecvidli okumayı öğretiyoruz. Bununla beraber Kur’an’ı sadece seslendirici bir metin değil, inşa edici bir rehber kitap olarak ele alıyoruz.
Emrehan Sağın – Islamic Studies Academy for Youth
En temel taş olarak “iki kitap, tek hakikat” diyoruz. Kur’an kitabı ve kâinat kitabını beraber okumaya, soyutlamamaya çalışıyoruz. Öğrencilerimizin İslami mercekleri takmasını ve İslami prensipler ile değerlendirmesini istiyoruz.
İnsanın yeryüzünde halife olarak görevlendirilmesi ve eşyaya müdahale yetkisi çerçevesinde ekolojik dengeyi koruma bilinci, bu yetkiyi kullanırken bekleyen tehlikeler. - Zafer Ayvaz
Varlığa müdahale hakkına sahip olmak, diğer canlıların sahip olmadığı bu müspet ve değişiklik hakkına sahip olmak insana sorumluluk da veriyor.
Kâinat kitabını çok iyi okumak, canlı cansız varlıklar üzerinde araştırmalar yapmak, insanlığın sonra da tüm varlığın faydasına hizmet edecek çalışmalar üreterek bu sorumluluk yerine getirilebilir.
Rûm Suresi 41. ayet: İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Ayetteki “bozgunculuk” anlamına gelen ifade, bir şeyin itidal yani denge dairesinden az veya çok çıkarılması demek. Eski müfessirlerin bir kısmı yorumlarken dünyadaki kargaşalar şeklinde yorumlamışlardır; ancak çevre felaketleri olarak yorumlayanlar da olmuştur.
Kâinattaki kanunları iyi anlayarak, eşya ve kanunları iyi anlayarak, Hz. Müteak’e yaklaşmamız gerekir; bozmak yerine daha iyi hâle getirebilmemiz ve onlarla Cenab-ı Hakk’ın isimlerine ulaşabilmemiz için.
Ekoloji, çevre bilimi, İslam’ın çevreye bakışı ile birebir uyum içerisindedir.
Kamp İçin Sürpriz Hazırlık: 3 Farklı Dilde Fatiha Suresi Meali

Dünya Döndükçe Kampı'nın İkinci Oturumu İmam Beytullah Çolak'ın Bakara Suresi 1-5. Ayetler Tilavetiyle Başlıyor!
Besmele Meşki Yorumları - Dr. Müzaffer Ecevit
Bir ömür hat öğrenmeli insan; bir ömür de yazmalı. Hattat silsilesi vardır asr-ı saadetten bu yana. Birçok hattat yazmış ama bizim de sanatı görme konusunda kendimizi geliştirmemiz lazım. Örneğin, eğitim görmemiş birisi güzel bir saray gördüğünde ancak 'güzel' der geçer. Mimar görse bütün tekniğiyle över onu.
Eserlerde bir bütünlük vardır. Ortaya saçılmış parçalardan sanat olmaz. Hat sanatında da bütünlük varsa, başı sonu belliyse, harfler arası aralıklar tutarlıysa güzeldir. Müsenna meşklerde simetrik yapı vardır. Simetri yoksa güzel olmaz. İki "bismillah" meşki var burada. Allah lafzını en yukarıya yazar hattatlar. Kompozisyonun altına koymaktan çekinirler. Allah lafzı tek, diğerleri çift yazılmıştır. Muhkem ayetler tektir, onları açıklayan ayetler çifterdir. Allah tek, halık çifttir, ikizdir: kadın-erkek, sıcak-soğuk... Biraz eğitim alarak sanattan anlayabilmeli insan. Elif de cetvel düzlüğünde değildir; kıvrımlıdır. Onu görebilmeli insan.


Marifete Ulaştıran Yollar - Mehmet Yıldız
Üstad ve Hocaefendi’ye bakıldığında Marifetullah konusunun çok ön planda olduğunu görüyoruz.
İnsan sadece âlim olmakla yetinmemeli, ârif de olmalı. Eğer o bilmeyi bir noktaya taşıyamıyor, ârif olma noktasına geçemiyorsak, o nimetin bizim için gerçekten nimet mi, yoksa nikmet (ceza, azap) mi olduğunu öte âlemlerde maalesef daha rahat görmüş olacağız. Örneğin arı, çiçeklerden bir şeyler toplar; fakat onu kovana getirip bala dönüştürdüğü zaman, topladığı ilim ve bilgi de adeta bala dönüşmüş olur. Âriflik de böyledir. Ârefe kökünden gelen Allah’ı bilme, yani Marifetullah meselesi çok önemlidir. Burada sadece bilgi sahibi olmak değil, bilgiyi irfanın süzgecinden geçirerek kalp ve ruh dünyasında hazmetmek ve neticeye ulaştırmak söz konusudur. Zaten arzu edilen de esasında budur.
Marifete götüren yolların en başında tefekkür gelir. Allah Resulü mümini şu şekilde tarif ediyor:
“Müminin bakışı ibrettir, kelamı hikmettir, susması tefekkürdür.”
Çok cami bir hadis. Kendimizi bir teraziye koyacaksak herhalde bu sözün ölçüsüne koymak lazım. Diğer taraftan tedebbür ve tezekkür de bunun bir parçasıdır. Yani sadece düşünmek yetmez; anlamını derinleştirmek, üzerinde durmak gerekir. Tezekkür aynı zamanda bir hatırlatmadır. Taha Suresi’nin başında ifade edildiği gibi:
“Bu Kur’an’ı biz sana ızdırap çekesin diye indirmedik. O, Allah’tan korkanlar için, Allah’a saygılı olanlar için bir hatırlatmadır.”
Bir taraftan da ibadet, dua ve zikir meselesi vardır. Bütün bunlar bilgiyi kalbe taşımanın yollarıdır. Dilden çıkan kelimeler kulakta takılıp kalabilir; fakat kalpten çıkan kelimeler ta gönüllere kadar tesirini gösterir.
Edindiğimiz bilgiler şayet bizim kalbimize uğramıyorsa, imanla, tefekkürle, inançla, izanla, Marifetullahla, muhabbetullahla ve zevk-i ruhaniyesiyle bir bütün hâlinde mecz olmuyorsa, o ilmin çok faydalı olduğunu söyleyemeyiz. Bunun yanında derin bir ihlas ve ihsan da olmalıdır.
Hizmet ederken kolektif bir şuara hizmet ediyoruz. Cemaat ruhunun hakkını vermek, canlı bir ortam oluşturmak ve Hocaefendi’nin “Her gittiğiniz yere ümit götürün.” sözünde ifade ettiği gibi, her giden insanın gittiği yere aşkla ve şevkle gitmesi gerekir. Kâinatın mayası olan sevgiyle hareket edildiğinde daha güzel ve canlı ortamlar oluşacaktır. Hizmet de insanı Allah yolunda hareket etmeye teşvik eder.
Bir abi, hizmet ederken sünnetleri kaçırdığını söyleyince Hocaefendi şöyle diyor: “Siz ne için hizmet ediyorsunuz? Siz Allah’la münasebetinizi terk ettiğiniz zaman, dua ufkundan mahrum kaldığınız zaman, Cenab-ı Hakk’ın önünde iki büklüm olmadığınız sürece siz niye koşturuyorsunuz ki?”
İkisi birbirine asla mâni olmamalı. Geceleri ruhban gibi, gündüzleri fursan, yani atlar gibi hareket etmek gerekir. Dengeyi kaçırmamak lazım.
17. yy’da yaşamış ünlü fizikçi, matematikçi, düşünür ve teolog Pascal, Allah’ın makro âlemdeki muhteşemliğini görüp hıçkırıklarla geri dönüyor. Bizim de bunun gibi O’nun büyüklüğü karşısında daha derin bir marifete ermemiz gerekir. Hocaefendi’nin tabiriyle akıl ve kalp adeta izdivaç etmelidir.
Akıl bir el feneriyse şayet, kalp ve vahiyler projektördür. Akla yön kazandırır.
Süreklilik ise marifetin kalıcı bir hayat tarzına dönüşmesini sağlar. Marifet bir anlık heyecan değil, devam eden bir terbiye sürecidir. Bu sebeple hayatımızın son anına kadar hizmet etme ruhunu bırakmamamız gerekir.
Bugün fikir çilesini çekecek çok adanmış ruhlara ihtiyaç vardır.
Hocamızın sohbetine gelen bir duayla bitirmek isterim:
“Marifetullah ufkunda Rabbimiz bizleri de kâinattan Hâlık’ını soran bir seyyah eylesin her daim. Âmin.”
Tefsirde Türkçe Dil Hassasiyeti - Amine Arslan
Beşer dili, Kur'an'ın sarahat, icmal ve üslubuna denk olamaz. Hocaefendi; Elmalılı Hamdi Yazır Tefsirinde dahi Kur'an'ın semaviliğinden yarısından çoğunun gittiğini belirtir. Bu noktada Respect dil okulu, Türkçeyi "din dili temelli" öğreterek doğru tefsir bilinci kazandırmayı amaçlamaktadır. İslami şuurda iki ortak dil vardır: Arapça bütün Müslümanların ortak dili ve ibadet dilidir; Türkçe ise ortak hizmet dilidir. Pırlantaları orijinal diliyle okuyan bir gençlik yetiştirmek ortak gayemiz olmalıdır.
Üstadımız da diriliş dilinin Türkçe olduğunu belirtmekte ve Türkçeyi din ilimleriyle fen ilimlerini birleştiren bir unsur olarak görmektedir. Hocaefendi, Gökteki Mahkeme adlı yazısında, anadili korumanın manevi bir vebal olduğundan bahseder. Zira Kur'an'ın tercümesinde kavramsal ayrılıklar bulunmaktadır. Örneğin Türkçedeki "namaz kılmak" ifadesi düz bir eda iken, Kur'ani bir kavram olan "ikame" ise namazı kusursuzca ayakta tutmaktır. Hocaefendi sözlük disipliniyle bize gösterir ki; ilk vazifemiz, yaygın ama hatalı kullanımlar yerine Kur'ani ve fasih olanı tercih etmektir.
Hizmet Gönüllüleri olarak geleceğe yürürken karşımıza büyük bir ufuk ve vasiyet bırakıyor Hocaefendi: Türkçeyi dünya dili yapmak. Dilini kaybeden veya yozlaştıran nesiller, başka kültürlerin zihni işgaline uğrar. Bu amaç doğrultusunda Respect; "Düşün, Yaz, Üret" halkasında gençleri kendi diliyle buluşturup küresel çapta özgüvenli şahsiyetler kılmayı hedefler.
İnsan Hakikate Nasıl Kapanır? - Dr. Mehmet Özalp
Bazı kalbi mühürlü insanları biz de anlayabiliriz. Öyle kişiler var ki dinî bir konu açınca direkt kapatmak istiyor, "Bundan bahsetme" diyor. Bunların kalbi maalesef mühürlenmiştir.
Kalbin mühürlenmesi dünyaya yönelik değil, ahirete yönelik olur. O insan dünyaya dair işleriyle, meşgaleleriyle gayet uğraşmaya devam eder.
Tefekkür Usulü Sunumundaki Yarışmanın Kazananı Belli Oldu!
Sunumda şairi sorulan "Binlerce Şekilde" şiirine Johann Wolfgang von Goethe cevabını veren ilk kişi Almanya'dan Özlem Keskin oldu. Katılımcıyı tebrik eder ve şiirin Almanca orijinal halinin kendisi tarafında seslendirilmesini gururla paylaşırız:
Ezber Kartları ve Three-Words Projesi Nedir?
Risale-i Nur; Kur’an-ı Hakîm’in hakiki bir tefsiri olarak iman, tevhid ve Kur’an hakikatlerini ele alan, derin manalar ve zengin bir muhteva barındıran büyük bir ilim hazinesidir. Bu zengin muhtevanın daha sistemli bir şekilde çalışılması ve temel kavramların zihinde kalıcı hâle getirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla, Risale-i Nur’un temel mesajlarını daha kolay öğrenmeyi, tekrar etmeyi ve hatırlamayı destekleyen “Ezber Kartları ve Three-Words” projesi hayata geçirilmiştir.
Projenin ilk ayağını oluşturan "Ezber Kartları", Risale-i Nur’da yer alan temel kavramları, önemli ifadeleri, ana fikirleri ve dikkat çekici hakikatleri kapsıyor. Özel olarak hazırlanan bu kartlar aracılığıyla, eserlerdeki zengin muhtevanın önemli noktalarının kısa, anlaşılır ve sistemli bir biçimde tekrar edilerek zihinde kalıcı hâle getirilmesi hedefleniyor.
Çalışmanın ikinci ayağını ise “Three-Words – Üç Kelime, Üç Cümle” projesi oluşturuyor. Bu çalışmadaki temel amaç; her bir risalenin ana mesajını üç anahtar kelime ve bu kelimeleri açıklayan üç kısa cümle üzerinden ifade edebilmektir. “Üç kelime → Üç cümle → Bir risalenin ana mesajı” formülü sayesinde, risalelerin özünün sade ve akılda kalıcı bir formatta kavranması amaçlanıyor.
Projenin ilk uygulaması olan "Üç Kelime – Üç Cümle" çalışması, hâlihazırda Lem'alar eseri için interaktif bir oyuna dönüştürülmüş durumdadır. Çalışmanın diğer Risalelere de uyarlanması için hazırlıklar ve geliştirme süreçleri devam etmekte olup; bu iki yenilikçi projeyle Risale-i Nur külliyatının temel mesajlarının çok daha kolay öğrenilmesi ve hafızalarda yer etmesi hedeflenmektedir.
Sanat Düşüncesi ve Tefekkür Usulü - Çağrı Adil

Sanat düşüncesi; aklın bediî çalışması, müzikteki estetiği görebilmek, bir çiçek gördüğümüzde bundan sevinç duyabilmek ve Yaratan’ın güzelliği içerisinde yaratılanı görebilmektir. Sanatta Sâni’i görmek, kısaca tefekkür etmektir.
Tefekkür nasıl yapılır? Hocaefendi’nin ifadesiyle, semaların üzerinde icmalen durmak gerekir. Çünkü orası, çoğu itibarıyla bizim görme ve duyma alanımızın dışındadır. Dünya üzerindeki tefekkür ise duyular âlemimize girdiği ölçüde yoğunlaşmayı ve detaylara inmeyi icap eder.
Günümüzde pek çok tanınan ve sevilen şairden biri olan Goethe’nin “Binlerce Şekilde” şiirinde de bu bakış açısını görmek mümkündür. Şair, çiçeklerle donanmış çimenlerde, renkli yıldızlarla süslenmiş âlemde Allah’ın güzelliğini ve sanatını görür:
“Bir hâli misali çiçeklerle donanmış çimlerde,
Ey âlemi renkli yıldızlarla donatan,
Pek güzel görürüm seni.”
Seyyid Nesîmî’nin meşhur şiiri ile “Enel-Hak” hakikati arasında da insanın hakikatte yalnızca maddî varlığından ibaret olmadığı düşüncesi vardır. Hallâc-ı Mansûr “Enel-Hak” derken, insanın benliğinde görülen hakikatin aslında Hakk’a ait olduğunu ifade etmek ister. Nesîmî ise “Ben sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam” derken, insanın hakikatinin yalnızca bu maddî varlık ve dünya ile açıklanamayacağını anlatır.
Üstad’ın bütün zîruhların “Lâ ilâhe illallah” dediğini ifade etmesinden, “Lâ ilâhe illallah”ı mecazen duymasına; Orhan Veli’nin “Ölüme Yakın” şiirinde bir akşamüstü pencereden etrafı izlerken denizin, karanlık gökyüzünün ve kuşların hâlini anlatmasına kadar, Yüce Rabb’in yaratışına dair her dönemin edebiyatçısında kendine has bir yorum bulabiliriz.
Bütün bunlarda ortak olan nokta, sanat eserinin ve yaratılmışların ötesine geçerek Sanatkâr’ı görebilmektir. Çiçekte çiçeği görmekten öte, o çiçeğin güzelliğini yaratanı görebilmek; gökyüzüne bakarken yalnızca gökyüzünü değil, o gökyüzünün ardındaki kudreti ve sanatı fark edebilmektir. İşte bu bakış, sanatın tefekkürle birleştiği noktadır.
"Na'büdü" Kelimesindeki "Nûn" Harfinin İfade Ettikleri adlı sunumda cemaatle kılınan namazın önemine değinildi:
İnsan kendi kulluğunu çok ihlaslı bir şekilde yerine getirse bile yine de Allah'a arz ettiği şeyler belirli bir darlık içinde kalır. Namazı cemaatle kılmak son derece önemlidir; bu şekilde O'na olan kulluğumuzu edadaki yetersizliğimizi ifade ederiz. Büyük imam Ahmed İbn Hanbel, namazı cemaatle kılmayanın namazının geçerli olmayacağını söylemiştir.
Biz Olmak, Cemaat Olmak ve Aklın ile Kalbin Tasdiki
Bediüzzaman, Kâbe’yi gördüğü ve perdenin açıldığı manevi bir hâlde, kendisine baktığında tek başına olmadığını, üç daireden oluşan büyük bir cemaatin içinde bulunduğunu görür. En geniş daire "cemaat-i uzmâ", yani bütün ümmet-i Muhammed iken, en iç dairede kendi nefsini de bu cemaatin bir parçası olarak idrak eder. Buradaki asıl ders, Fâtiha’daki hikmettir: İnsan ibadet ederken sadece kendi adına değil, bütün müminlerin ortak kulluğu adına "Biz yalnız Sana ibadet ederiz" der. "İyyâke na‘budu ve iyyâke nesteîn" ifadesi işte bu yüzden çok güçlüdür; insan kendisini yalnız görse bile, iman edenlerin oluşturduğu devasa kulluk cemaatine dâhil olur.
Üstad, kâinata baktığında hayat sahibi bütün varlıkların da kendi dilleriyle Allah’ı tesbih ve şükür içinde olduklarını görür. Her bir canlı, kendisine verilen hayat ve ihtiyaçlarıyla Allah’ın rahmetine ve yardımına muhtaç olduğunu gösterir. Böylece "İyyâke na‘budu ve iyyâke nesteîn" hakikatinin yalnız insana mahsus olmadığını, kâinattaki bütün hayat sahiplerinin hâl dilleriyle Allah’a kulluk edip O’ndan yardım istediklerini aklen de kavrar. Bu hakikati anlayınca aklı da kalbi gibi "Âmennâ ve saddaknâ" diyerek tasdik eder.
Salik'in İlk Adımları

Yaratılanlardan herhangi birini dahi övdüğümüzde, esasen Cenâb-ı Hakk’ı övmüş oluyoruz.
"Elhamdülillah" derken kimi zaman Sana olan hamdin genişliğini içimizde tam anlamıyla duyamayabiliriz. Elbette bunu derinden hissettiğimiz anlar da olur; ancak yine de "Duygularımı tam ifade edemedim" diyebilmeli ve kendimizi hamdin deryasına salıvermeliyiz.
Mânâyı her zaman tam manasıyla ifade edemeyebiliriz; zira lafızlar mânâları bir yönüyle daraltabilir. Mânâ ve mülahazalar ise hürdür, daha geniş açılardan ele alınmak isterler. Hamd kelimesinin birden çok mânâsı üzerine tahliller yapmak —yani kelimelerin ve lafzın darlığından çıkıp mülahazaların enginliğine açılmak— büyük ölçüde temrinat ve egzersize bağlı olarak, zamanla elde edilebilecek bir meziyettir.
Nitekim ilk sözü bir kere okuyunca anlamak o kadar da zor değildir, özellikle Hocaefendi için... Peki, öyleyse neden yirmi kere hatmediyor? Demek ki mânâlar farklıdır; her bir okumada yeniden açılmakta ve her bir okumaya ayrı ayrı ihtiyaç duyulmaktadır.
Kerim Balcı Açılış Konuşmasını Sundu:
İlmin hazır bir şekilde sunulması, ne yazık ki bilginin zihinlere nakşedilmesinin önüne geçiyor. Bu durumu en güzel açıklayan anlatılardan biri, meşhur kafile ve âlim hikayesidir. Sefere çıkan İmam Gazali'yi ve kervanını durduran eşkıyalar, Gazali'nin kitaplarını gasp ederler. Bütün bilgilerinin o notların içinde olduğunu söyleyerek kitaplarını geri almak için yalvaran Gazali'ye eşkıya reisi unutulmaz bir ders verir: "Çantada, develerde taşıdığın bilgi senin değildir." Nitekim günümüzde de yapay zekanın sağladığı kolaylıklar sebebiyle bilgiyi zihnimize almak yerine yüzeysel geçiştiriyoruz. Bu zihinsel tembellik devam ederse, ileride korkunç bir cahilliğe sürüklenmemiz içten bile değil; Allah korusun.
Dünya Döndükçe Kampı, Fatiha tilavetiyle başladı!
Kamp Üzerine Hissiyatlar
Deniz Yolcu
Dünya Döndükçe: Bir Kitabın Etrafında Dönen 24 Saat
Işık Karanlığı Boğarken kitabı ile başladı Dünya Döndükçe'nin hikâyesi. Kimine göre dertçekere bir teselli ve vefa, kimilerine göre bizi yeniden kaynaklar etrafında toplayacak bir aksiyon, kimilerine göre de bir kitabın farklı gözlerle, farklı perspektiflerden nasıl okunduğuna dair bir deneme...
Hocaefendi'nin yeni çıkan her kitabıyla birlikte Respect sevdalıları çaylarını koyar ve 24 saat sürecek Dünya Döndükçe programı için hazırlıklara başlar. İlk programlarda az sayıda gönüllüyle başlayan hazırlık süreci, şimdi yüzlerce Hizmet sevdalısının ortak bir projesi hâline geldi. Her seferinde bir yenilik, her seferinde genişleyen bir okuma halkası... Artık dünya döndükçe değil, zaman denilen muammanın sınırlarına ulaşma azmindeymiş gibi arı gibi çalışan yeryüzü mirasçısı adayları...
Kur'ân'ın Sihirli Ufku: Fâtiha ve Bakara 1-39 kitabının çıkacağı haberi geldiğinde de mesaj kutumuza civanmert bir Hizmet sevdalısından yine şu mesaj düştü:
Bu süreci bilmeyenler için anlatayım. Önce kitap, dünya coğrafyalarını temsil eden altı bölüme ayrılır. Özetler, zihin haritaları ve Kahoot'lar HizmetWiki içerik üretim kanalına aittir. Ardından Friends of Respect, düzenli toplantılarla kitaptaki konuları uzmanlara paylaştırır ve her konu için isimler belirlenir. Diğer yandan sosyal medya ekibi, 24 saatlik programın akıcı ve keyifli geçmesi için kitapla paralel içerikler hazırlar. Kitabın konusuyla paralel olarak Hocaefendi'nin vaaz ve sohbetlerinden derlemeler, gönüllüler tarafından hazırlanan içerikler ve Respect'e bağlı okulların kendi ilgi alanlarına göre kitaptan çıkaracakları sunumlar toplanmaya başlar.
Programa 15-20 gün kala artık günlük toplantılar yapılır; hem programı duyurmak hem de akışı dakika dakika ayarlamak için. Özellikle son 15 gün mesaj bildirim sesi hiç kesilmez. Son hafta üretilen yeni fikirler ise ekstra bir yoğunluğa ve heyecana vesile olur. Bu kitap nesillere nasıl daha çok sevdirilir, bu kitapların anlattığı mesaj en iyi şekilde nasıl sunulur; günler bunun ıztırabıyla geçer.
Son birkaç gün ise artık yalnızca birkaç saat uykuyla, düğün evi telaşı içinde son hazırlıklar yapılır. Provalar, paylaşımlar, düzenlemeler, iptaller, son anda programa eklenenler ve programdan çıkarılanlarla her yeni kitapta binbir heyecanın keyifli yorgunluğunu yaşarız.
Bu defa da öyle oldu. Kur'ân'ın Sihirli Ufku: Fâtiha ve Bakara 1-39 için başlayan yolculuk, bizi yine Kur'ân'ın ilk sayfalarına, Fâtiha'nın engin ufkuna ve Bakara'nın ilk âyetlerininderinliğine götürdü. Kimi gönüllü gece yarısı bir özetin son cümlesini düzeltti, kimi uzman sunumunu bir kez daha gözden geçirdi, kimi okul öğrencileriyle birlikte kitaptan kendi sunumunu hazırladı. Sosyal medya hesaplarımızda her gün kitaptan seçilen paragraflar paylaşıldı; her paylaşım, programa doğru atılan bir adım oldu.
Ve şimdi geri sayımın sonuna geldik. 3 Ekim'de dünyanın dört bir yanından sevdalılar, 24 saat boyunca bu kitabın etrafında bir araya gelecek. Güneş bir coğrafyada batarken diğerinde doğacak; okuma halkası, dünya döndükçe kesintisiz devam edecek.
Bu heyecana siz de ortak olun. Çayınızı koyun, kitabınızı alın ve 3 Ekim'de 12:00 Cet/ 06:00AM EST itibarıyla Friends of Respect Youtube Kanalı üzerinden Dünya Döndükçe'ye katılın.
Nildoğuş Y.
Mevsimlerin geçişi, insan ömründeki safhalara benzer. Mesela ilkbahar, insanoğlunun gençlik zamanları ise sonbahar da insanın yaşamındaki olgunlaşma ve sona yaklaşma dönemi gibidir. Fethullah Hocaefendi, etrafımızda sürekli gelişen ve tekerrür eden, aynı sebeple sıradanlaşan bu gibi olaylara afaki ya da enfüsi bakış açısıyla bakılması gerektiğini vurgular. Nedeni, insanın kendi zatını çevresinde olup biten, dönüşen, değişen ve gelişen bu ekolojik olaylardan ayrı tutmaması ve kendisinden yola çıkarak evrendeki düzeni anlamaya çalışmasının gerekliliğidir. Ancak bu şekilde hayret penceresindeki yerimizi kaybetmez, ülfet perdesini aralayabiliriz.
Bunu sağlayabilmenin farklı bir yolu da ruhu besleyecek görsel veya yazılı kaynaklara yönelmektir. 3-4 Ekim'de Respect Graduate School bünyesinde 24 saat sürecek olan ve bize birçok mevsimi yaşatacak bu kampı heyecanla beklemekteyiz.
Bu kamplar sayesinde dünyanın farklı ülkelerinden dostlar bir araya gelmekte ve duygularımız hemdem olup bir çağlayan misali ruhumuzdan dolup taşmaktadır. Kamp süresince izlenen videolar, mütalaalar ve konuşmacıların etkili sohbetleri içimizi ısıtmakla kalmaz, ruhlarımızın ihtiyacı olan manevi gıdaları bir açık büfe misali sunar. Sevgi, emek ve birliktelik ile harmanlanan, dualarla tamamlanan bu kampların feyiz ve bereketinden Rabbim bizleri geride bırakmasın.
Âmin.
Emre Öğütçen
Hocaefendi'nin dolu dolu yaşadığı hayatında bizlerin istifadesine sunduklarının yanında belki de bir o kadar ruhunun ufkuna yürüdükten sonra vermeye devam edeceği ilmi mirası var; gelin onları beraber hayata hayat yapalım. Bu cumartesi Dünya Döndükçe kampında farklı ülkelerde aynı sayfaları okuyan binlerce kalple aynı ufka bakacağız. Hocaefendi'nin Kur'an'a olan aşkını, onun sesinden dökülen manaları bir kez daha müzakere etmek ne büyük nimet. Ben de bu halkada yerimi alacağım; 24 saat olamasa bile belki birkaç saat veya sadece bir saatimiz bile bu ışığa bir kıvılcım katar. Gelin, Kur'an'la irtibatımızı birlikte tazeleyelim!
Kerim Balcı
Fethullah Gülen Hocaefendi de ruhunun ufkuna yürüdü. Hayattayken bir kısmı kaleminin, bir kısmı kelamının ürünü seksen küsur cilt eser vermişti zaten. Ama 2021 Aralık ayına kadar hiç ara vermeden devam ettiği dersleri ve bazen bir günde birkaç defa yaptığı sohbetleri bir o kadar daha kitap üretmeye yetecek içeriğe sahip. Sadece Kur’an’ın Sihirli Ufku’nun yayınlanmış iki cildi, tefsirin geri kalan kısmının 40 ila 60 cilt arasında olacağını gösteriyor. Daha hadis, siyer, rical ilimleri, tasavvuf, fıkıh ve kelam dersleri sırada bekliyor.
Bana bakan yönüyle, ömrüm oldukça, her yıl en az iki, daha iyisi dört cilt yepyeni Pırlanta eser yayınlanacak ve kuvvetle muhtemel ömrüm Hocaefendi’nin bütün eserlerini okumaya yetmeyecek demek bu.
Hocaefendi’siz kalmayacağım Allah’a şükür…
Hizmet Hareketi gibi metin merkezli bir sivil toplum hareketleri ağı için muazzam bir dinamizm kaynağı bu. Tabi üzerimize düşeni yapabilirsek.
Raflarda duran eserler bir tesir icra etmiyorlar.
Yorumlar ()