Bir Sineğin Öğrettikleri: 28. Lema 3. Nükte
Bazen insanın kendisini anlaması için küçücük bir şeye dikkat etmesi yeter. Elinin üzerine konan bir sinek bile ona kendi davranışlarını düşündürebilir. 28. Lema 3. Nüktenin “Nefsimle mücâdele ettiğim bir zamanda” diye başlayan bölümünü okurken bunu düşündüm. Kendi bedenini temizleyen bir sineğin, insanın gururunu ve tembelliğini ortaya çıkarması ilk bakışta şaşırtıcı geliyor. Fakat biraz durup bakınca bu karşılaşmanın hayatımızda bir karşılığı olduğunu fark ediyoruz.
İnsan, sahip olduklarına kolay alışıyor. Sağlığını, aklını, yeteneklerini hep kendisinde kalacakmış zannediyor. Bir işi başardığında da çoğu zaman yalnızca kendi emeğini hatırlıyor. Elbette çalışmanın, sabretmenin hakkını vermek gerekir. Yine de bizi o başarıya ulaştıran şartların ne kadarını kendimiz hazırladık? Seçmediğimiz hâlde hayatımızda bulunan pek çok imkân var. Yazıdaki “Bu mülk senin değil, emânettir.” sözü, bana önce bunu hatırlatıyor.
Asıl mesele ise bu uyarıdan sonra başlıyor. Nefis, övünmekten vazgeçince bu kez “Benim malım olmayana ne bakayım? Zâyî olsun, bana ne?” diyor. Bu sözde tanıdık bir kaçamak var. İnsan, işin sonunda takdir görecekse sorumluluğu kolayca üstleniyor; zahmetle karşılaşınca geri çekilmek için gerekçe arayabiliyor. Kendimizi haklı çıkarmakta ne kadar becerikliyiz. Bazen inandığımız bir düşünceyi bile rahatımız bozulmasın diye istediğimiz yöne çekiyoruz.
Oysa bize bırakılan bir emanete daha dikkatli davranmaz mıyız? Bir arkadaşımızın kitabını ödünç aldığımızda sayfası kıvrılmasın, kapağı yıpranmasın isteriz. Çünkü geri verirken mahcup olmak vardır. Bedenimize, vaktimize ve kabiliyetlerimize de böyle bakabilsek günlük hayatımızdaki bazı alışkanlıkları değiştirmemiz gerekirdi. Boşa geçirdiğimiz saatler ya da sürekli ertelediğimiz işler karşısında “Bana ne?” demek bu kadar kolay olmazdı.
Yazıda sineğin gözünü, yüzünü ve kanatlarını temizlediği bölüm, bu düşünceyi uzun bir açıklamaya gerek bırakmadan gösteriyor. İnsan kendi içinde bahaneler üretirken sinek temizliğiyle meşgul. Onun bu hâli, kendisine verilen silahı ve elbiseyi temizleyen bir askere benzetiliyor. Askerin kullandığı eşya kendisinin değildir, ama bakımı onun sorumluluğundadır. Emanet sözünün taşıdığı yük, bu benzetmeyle daha iyi anlaşılıyor.
Bir de işin öğrenmekle ilgili tarafı var. İnsan, küçümsediği bir varlıktan ders almayı kolay kolay kendine yediremez. Sözü dinlenecek kişinin bilgisine, yaşına, mevkiine bakar. Burada ise öğretici olan bir sineğin hareketidir. Bana kalırsa böyle bir ayrıntıyı görebilmek, insanın kendi kusurunu kabul etmeye hazır olmasıyla ilgili. Haklı çıkmaya uğraşırken gözümüzün önündekini bile kaçırıyoruz.
Yazının devamında küçük canlıların farklı özelliklerine yer verilmesi de onların üzerinde biraz daha durmamızı istiyor. Çoğunlukla rahatsız olup uzaklaştırdığımız bu varlıkları ne kadar tanıyoruz? Bir şeyin bize önemsiz görünmesi, onun hakkında yeterince düşündüğümüz anlamına gelmiyor. “Küçüklüğümüze bakma.” sözü bu yüzden akılda kalıyor. Belki de bakışımızı daraltan, her şeyi kendi ölçümüze göre değerlendirme alışkanlığımızdır.
Bu yazıyı okuyunca insanın kendisine karşı dürüst olmasının ne kadar zor olduğunu düşünüyorum. Gururumuzu fark etsek tembelliğimizi hoş görüyor, bir kusurdan uzaklaşırken diğerine sığınabiliyoruz. Elimizin üzerindeki sinek ise bütün bu mazeretlerin ortasında işini sürdürüyor. Yazının ilk bölümünün sonunda söylenen sözü anlamlı kılan da insanın o küçük canlıya bakıp kendi eksiğini kabul edebilmesi: “Sinek ise, mağrûr ve tembel nefsime hoca ve muallim oldu.”
-Nazlı Erkayıran
Yorumlar ()