Pırlanta Mektuplar

Pırlanta Mektuplar

Hep sevmişimdir mektup yazmayı. Renkli renkli zarflar, çeşit çeşit kağıtlar, kartpostallar, farklı renk mürekkepler… Ama en ziyade meramımı yazabileceğim özgür bir ortam. Yüzüne ancak siz diye hitap edebildiğim insanlara koca bir kucak dolusu muhabbetle “sen” diyebilmek.. ancak şiirde ve mektupta mümkün…  Bir bir seçilen bu sözcükler ufacık bir kağıt parçasına belki ciltler dolusu mana yükler. O manayla ağırlaşır, bir ruh edinir kendine… Mektupların ve şiirin kendi ruhu vardır! Bazı alelade gözüken cümleler içinde öyle manalar taşır ki muhatabını yerle bir eder… “Ey kervancı, ey kervan! Leyla’mı nereye götürüyorsun?”* Basit bir soru cümlesi gibi görünen bu ifadede her insan kendi Leyla’sını görür, ona olan vuslat arzusuyla isyana ortak olur ve iki ruh tek ağızdan sorarlar soruyu…

Nazlıdır mektubun ruhu; her mekanda açmaz kendini. Geldiği gibi yazmak, geniş zamanları beklememek gerekir. Kimi zaman bir tren yolculuğundadır bu kimi zamansa aniden kalkılmış bir gece yarısı.. geri uyuyamamak da farzı… Gelen mektup da öyle hemen açılıp okunmaz. “Zarf mahremiyettir, mahrem olmasa da satırlar. Bir köşeye çekilinir, yalnız okunur mektuplar.”** Gün olur, aylarca, belki yıllarca bekler masanın bir köşesinde. Okunmaya hazır olduğu ana dek ancak göz ucuyla bakılır zarfa. Gönderene, yazılana saygıdandır. Bazen de kendine… En ihtiyacı olduğu anda insanın, tam bir samimiyetle dertleşmeye… Okunduktan sonra da titizlikle saklanır. Kopyası yoktur çünkü.

Mektup yazıp gönderme aşinalığıma karşın nadiren mektup almışımdır. Gönderdiklerimin dahi kopyası yoktur, ancak birkaç müsvedde kalmıştır defterlerimde. Bir kenara koyduğum mektup sayısı bir elin parmağını geçmez.

Yahut ben öyle zannettim…


Çeteleme yazdığım sayfa sayılarının az kalmasının sebebini, bir Dünya Döndükçe Kampı hazırlık toplantısına başlamadan, okuma yaparken buldum. “Çağ ve Nesil 6” kitabından “Kolektif Şuur” makalesiydi. “Herhangi bir hareketin plânlayıcıları, şayet, hissin önünde akla, heyecanın önünde müşâhede ve tecrübeye değer verir ve projelerini ilâhî mesajın aydınlığında gerçekleştirebilirlerse [...]” diye başlamıştı Hoca’m cümleye. Elbette içerik itibariyle bütün hayatımı değiştirecek bir ifade değildi. Ancak o cümle, Hoca’mın bana sunduğu onca prensip ve hedef için çabalamada ne derece sınıfta kaldığımı hatırlatmıştı. Üstelik bunu hemen hemen her Pırlanta okuyuşumda yaşıyordum. Doğrudan bana hitaben yazılmış cümlelerdi bunlar. Adeta birer mektuptu her makale.. ve bir mektup olmanın ağırlığını taşıyordu… Hem bir mektubun sayfa sayısını tutmak, yazarına ve mektubuna zulmetmek değil midir? Tek bir zarfı yüreğimde kaç ömürlük taşıdığımı kim bilebilir?

İlk kez, bir Yeni Ümit başyazısı okurken yaşamıştım bunu. 1994 senesinde yayımlanan Ocak-Mart sayısıydı. Yayımlandığı gibi okumak şöyle dursun, henüz dünya ömrüme başlamamıştım dahi. Yine de Yeryüzü Mirasçıları’nın vasıflarından sıra sanat düşüncesine geldiğinde “Bir takım çevreler hazır değiller.” demesini yedirememiştim kendime. Hayal kırıklığına uğratmıştım Hoca’mı. Çok konuda başarısız olduğumu kendim de dile getiririm ama bunu hocamdan duymak, onulmaz bir yara açmıştı kalbimde… Artık hangi kitabı okusam, hangi sohbeti dinlesem o yarama tuz basıyor, yeniden kaldırıyordu iyileşmemiş yaranın kabuğunu…


Fark ettim ki Risale-i Nur da bir mektuptu bana. “Aziz Sıddık kardeşim”, diye bana hitap ediyordu. Sahiden mektup biçiminde yazılmış kısımlar bir yana, her Söz’de bana sesleniyordu Üstad’ım… Benim ihtiyaçlarımı yazıyor, bana lazım olanı, benden iyi biliyordu…

Bütün kainat bir mektuptu bana yazılmış. Rab’dan gönderilmiş birer mektuptu her bir eşya; birer mektub-u Rabbaniyeydi… Kediler irşad ediyor, nebatat sahibini gösteriyordu:

"Evet, her bir çiçek, her bir meyve, her bir yaprak, her bir nebat, her bir hayvan öyle birer mühr-ü ehadiyet, birer hâtem-i samediyettir ki, her bir ağacı birer mektub-u Rabbânî ve her bir tâife-i mahlûkatı birer kitab-ı Rahmânî ve her bir bahçeyi birer ferman-ı Sübhânî sûretine çevirerek, o ağaç mektubuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayısınca imzalar ve yaprakları miktarınca turralar basılmış."

*Mohsen Namjoo, “Ey Sareban”
**A. Ali Ural, “Posta Kutusundaki Mızıka”, S.7
***Şualar, İkinci Şua, Üçüncü Makam.