Evvela Sanat
Geçen sene bu ay bir derginin heyetine katıldığımdan bu yana sayısız amatör şiir okudum. Bunların birçoğu -benimkiler de dahil- bir şiirin niteliklerini dahi taşımadığı için reddedildi. Bu kötü değildir elbette; şair böyle yetişir. Belki 50 defa reddedilir fakat 51’incide gerçek bir şiir ortaya çıkarır. Zannediyorum heyetteki arkadaşlarım bu gelişmeyi gayet somut bir halde bende fark etmişlerdir.
Derginin çizgisinden mütevellit gelen şiirlerde belli başlı konular ele alınır hep: ayrılık, aşk, özlem, doğa… Lakin Hizmet Hareketi katılımcıları istemeseler dahi bazı konulara meylediyorlar: adalet, insan hakları, hizmet, gönüllülük… Bunu zaman zaman gözlemleyebildimse de Respect Yazarlık Kulübü bünyesinde organize ettiğimiz şiir yarışmasının başvurularını açtığımızdan bu yana yakinen tecrübe ettim. Şiirler büyük oranda bir propaganda aracı olarak kullanılmış. Bu yüzden kah samimiyetten kah edebi değerden ödün verilmiş. Kendim şiirin ehli olmasam da bu durumu şairlerin ismini ve şiirlerin tamamını paylaşmadan birkaç örnekle naçizane açıklamak istiyorum:
“Öğretmen arıyorum ama sıradan değil
Onun on parmağında, en az on hüner olsun
Öğretmen arıyorum, yazı turadan değil
Elenmiş, seçilmiş ve içime siner olsun”
Ne kadar samimane duygularla yazılmış bir şiir, değil mi?... Şair 7+7 hece ölçüsünü tutturmayı başarmış, kafiyeler tutarlı. Şüphesiz kaliteli bir şiir bu. Lakin biraz daha yakından baktığımızda yalnız bir kıtada dahi zayıf yönleri göze çarpıyor: “ama sıradan değil” ifadesi şiirde çok eğreti duruyor mesela. “On parmağında on hüner olsun” yine günlük hayatta çok kullanılan, tüketilmiş bir ifade. “içime siner olsun” bir şiir için fazla basit kalıyor. Kafiye ve hece ölçüsüne dikkat edilmesi şiirin sanatsal olacağı haberini verir. Öte yandan 40 mısralık bu uzun şiirde birkaç imge ne yazık ki var ya da yok…
Mana gayet isabetli fakat sanat değerinden ödün verilmiş. Estetik için manadan vaz geçelim demiyorum elbette, eminim bir çoğumuzun kalbine de dokunuyor anlatılanlar. Fakat bu manaları da anlatabilecek, edebiyat dünyasında yer edinebilecek biricik şairler yetiştirebilmek varken ne diye bununla yetinelim?
“Şikâyetçiyim, sayın Hakîm’im.
17. Madde, 36. Fıkra…
İhlâli suçumu kabul ettim.
Ne diyordu yüce Yasa:
“Ve lâ takfu mâ leyse leke bihi ilm;
inne-ssem‘a, vel-basara, vel-fuâde—
küllu ulâike kâne ‘anhu mes’ûlâ.”
Fâil de ben, müştekî de ben…
Ben şikâyetçiyim Ben’den.
Suçlu değil; hatalıyım.
Hakkımdaki hükme razıyım…
Gereği düşünüldü:
Müebbet hüsrân.
Bir ümittir rahmet,
iyi hâl indiriminden…”
Bu da bir başka örnek. Gayet kalburüstü, güçlü diyebileceğimiz bir şiirin son bölümü. Günümüzde ne yazık ki rastlaması güç olan duru bir dille yazılmış. “17. Madde, 36. Fıkra…” mısrasıyla az sonra doğrudan şiirine koyduğu Kur’an ayetine ön gönderim yapması beni ayrıca etkiledi. Şairin yetenekli olduğu aşikar. Lakin şiir imgelerle dolu, sırlı bir dille ilerlerken son bölümde bir anda konuşma diline geçiliyor. Daha ilk mısradan belki her gün duyduğumuz bir ifadeyle karşılaşıyoruz: “Şikâyetçiyim, sayın Hakîm’im.” Mana yerinde ama bu ifadeyi şiire yedirebilmek bugün neredeyse imkansızdır. “Gereği düşünüldü”, “iyi hâl indirimi” gibi ifadelerin de şiirde eğreti durduğunu belirtmek gerekir. Son olarak bütün bir ayeti almak yerine mealiyle bir alternatif bulunabilirdi. Bu haliyle hem okur transliterasyon okumaktan kaçıyor hem de ayetin güçlü manası arada kayboluyor.
Bütün bunları bir şiir atölyesi vermek veya bir dizi şairi yermek için anlatmıyorum tabii ki. Bu benim dert edindiğim bir mesele, cemaatimizin de bir noksanıdır. Sanat bir propaganda aracı değildir. Elbette sosyal konulara değinmek, bir mesaj vermek de kabul edilebilir. Ancak bu yalnızca bir sorumluluk hissiyatından kurtulan şairin yüreğinden geliyorsa ortaya gerçek bir sanat eseri çıkabilir. Varlık Dergisi kurucusu Yaşar Nabi bu konudan 1950’li yıllarda şikayet ediyordu.* Bizim bu meseleyi çözmek bir yana her geçen gün uzaklaşıyor olmamız ne acı…
Emine Eroğlu Hocam’ın bu konuda benden farklı düşündüğünü biliyorum; ancak davasını anlatmaya başlamadan insan en içten hissettiğini yazmalı. Bu bir gönül şiiri de olabilir, polisiye romanı da… Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) 40 yaşında dek yalnızca kusursuz bir insan olmuştur, tebliğ yapmamış ve irşad etmemiştir. Merhum Sezai Karakoç 20’lerinde “Mona Roza” yazardı; yazmasaydı “Ey sevgili”** diye haykıracak gücü de bulamazdı. Necip Fazıl çöpe attığını iddia etse de kalemini 30 yaşından önce yazdıklarına borçludur…
Hasılı nihayet davamızı kaliteli bir sanatla ifade etmek istiyorsak, evvela davanın sorumluluğu duygusundan kurtulup iyi birer şair, yönetmen, ve solist olmalıyız… Dostlarımızın desteği bizi çok yere getirir ama daha önemlisi kendi destekçilerini oluşturabilecek kadar güçlü eserler ortaya koymaktır…
Not: Bahsi geçen yazarlık kulübüne katılmak veya şiir yarışması hakkında daha fazla bilgi edinip yarışmaya başvurmak için [email protected] adresi ile iletişime geçiniz. Son başvuru tarihi 15 Aralıkt'tır.
*Bkz.: Yaşar Nabi Nayır, “Günler Boyunca - 3”, Varlık Dergisi, Sayı: 433, 1956
**Bkz.: Sezai Karakoç, “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine - IV”
***Bkz.: Necip Fazıl Kısakürek, “Şiirlerim ve Şairliğim”
Yorumlar ()