Meğer Kalbin Zümrüt Tepeleri Benim İçin Yazılmış
Bazı metinler vardır; yıllarca yanından geçersin. Adını bilirsin, kapağını tanırsın, hakkında çok şey duyarsın ama bir türlü yakınlık kuramazsın. Kalbin Zümrüt Tepeleri benim için tam da öyleydi.
Derin denirdi. Zor denirdi. “Henüz değil” denirdi. Ben de inandım buna. Henüz değil dedim. Sonra okurum dedim. Bir gün “mutlaka” dedim.
Sonra bir program, birkaç cümle, bir hatıra… Kerim Balcı ve Emine Eroğlu konuşuyordu.
Kerim Balcı programda sordu: “Bir kitap kimin için yazılır?” Cevabı da en az soru kadar sarsıcıydı: “Bir kitap, ancak ‘benim için yazıldı’ denildiğinde açılır.”
O ana kadar Kalbin Zümrüt Tepeleri’ni hep bir “nesle” yazılmış gibi düşünmüştüm. İleriye, belki daha olgun, belki daha derin bir zamana… Bu düşünce beni rahatlatıyordu. Çünkü böyle olunca kitabın önünde durmak değil, kenarda beklemek mümkün oluyor. Oysa mesele nesil değilmiş; ehadiyetmiş. Kitabın bana bakması için benim de ona bakmam gerekiyormuş.
Program bittiğinde içimde garip bir acele hâli vardı. Bir yere yetişir gibi… Bir çağrıya karşılık verir gibi… Doğrudan Emine Eroğlu’nun özellikle üzerinde durduğu Kerim Balcı’nın “Tecrübenin Biricikliği” yazısına koştum. Okudukça kalbimde bir şeyler yer değiştirdi.
“Senin durduğun yerden bir daha kimse bakmayacak âleme…” Bu cümle içimde yankılandı. Demek mesele anlamak değilmiş önce. Muhatap olmakmış.
Hocaefendi’nin Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne bakışı, bir anda yerli yerine oturdu zihnimde. Bu kitap bir “ileri seviye” metni değilmiş. Bir seçkinler kulübü hiç değilmiş. Bu kitap, yerin göğe yaklaştığı zamanlar için yazılmış bir yol haritasıymış.
Kerim Balcı’nın aktardığı o sahur hatırası… Hicrî üçüncü asırda yaşananlar… İnsanların veradan manzaralar görüp, yaşadıklarını kendi kaynaklarında okuyamayınca başka yerlere savrulmaları…
Ve Hocaefendi’nin ürperten ama umut dolu öngörüsü: “Yerin yeniden göğe yaklaşacağı zamanlar gelecek.” O an şunu hissettim: Bu kitap, “ileride birileri okur” diye yazılmamış. Bugün okunsun, bugün dile dönüşsün diye yazılmış.
Çünkü bugün de insan bir şeyler hissediyor. Kalbi açılıyor, sezgileri artıyor, ama yaşadığını koyacak bir yer bulamıyor. Kalbin Zümrüt Tepeleri, tam da bu yüzden yazıldı: yaşanan hâller kaybolmasın, insan yaşadığını sahipsiz bırakmasın diye. Ama “Harita rafta durursa kimseyi kurtarmıyor”.
Emine Eroğlu’nun sözleri orada başka bir kapı açtı içimde. “Bu bir tasavvuf kitabı değil.” “Bu bir tarikat metni hiç değil.” “Bu, ihsan şuurunun dili.”
İman var… Amel var… Ama içselleştirme yoksa, insan kendine yabancılaşıyor. Kalbin Zümrüt Tepeleri tam burada duruyor işte. İnsanı yeniden inşa eden kavramlarla…
“Biz bu kavramlarla yeniden yapılanıyoruz. Ruhumuzun heykelini ikame ediyoruz.” Bu cümleyi duyduğumda şunu fark ettim: Ben bu kitabı anlamadığım için uzak durmamışım. Kendimi içine koymadığım için yaklaşamamışım.
Hocaefendi önce kavramları anlatıyor. Sonra “bunlarla konuşacağım” diyor. Demek ki mesele bir defa okuyup bitirmek değil. Aşina olmak. Kurcalamak. Dile taşımak. Hayata karıştırmak. Bir gün o kavramların beni kurcalamasına izin vermek.
Programda konuşulanlar ve ardından Kerim Balcı’nın yazısı, içimde aynı anda bir şeyleri yerinden oynattı; iki farklı çağrı, tek bir yerde buluşturdu beni. Bir define bulmuş gibi… Ama bu define gömülü değilmiş. Yıllardır önümde duruyormuş.
Sadece bakış açım eksikmiş. Emine Eroğlu’nun “gel halkaya, gir halkaya” çağrısını ilk defa bu kadar sahici hissettim. Bu bir davetmiş. Zorlayan değil, bekleyen bir davet. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nin gerçekten benim için yazıldığına ikna oldum o gün. Ve şuna da: Eğer benim için yazıldıysa, başkaları için de yazılmıştır.
Ama herkes kendi durduğu yerden okuyacak. Kendi tecrübesinin biricikliğiyle… Bu yazıyı yazdıran da tam olarak bu heyecan. Saklayamadığım bir sevinç. Paylaşmak istediğim bir keşif.
Kalbin Zümrüt Tepeleri hâlâ kolay bir kitap değil; ama zor olduğu için değil. İnsanın kendini satır satır yontmaya, inceltmeye ve bir hâle girmeye hazir olamayisindan. En nihayetinde insan, kitabın kapağını değil, kendini açmaya başlıyor.
Kalbin Zümrüt Tepeleri’ni bir metin olmaktan çıkarıp bir istikamet olarak yeniden gösteren Kerim Balcı’ya ve o istikamete kalbi davet eden Emine Eroğlu’na gönülden teşekkür ederim. Dilerim herkesin kalbinde kendi zümrüt tepesine doğru sessiz bir yöneliş başlasın..
NOT: Yazarımız Hilal Aksoy’un blog yazısında bahsettiği Kerim Balcı – Emine Eroğlu sobhetini buradan izleyebilir, Kerim Balcı’nın “Tecrübenin Biricikliği Üzerine” makalesini ise buradan okuyabilirsiniz. Emine Eroğlu Hocamızın da öğretim görevlilerinden olduğu Kalbin Zümrüt Tepelerinin Eteklerinde 1 ve 2 kurslarına buradan kayıt yaptırabilirsiniz. Dersler başlamış olmakla birlikte kayıtlar 15 Ocak 2026 tarihine kadar açıktır
Yorumlar ()