Kerim Balcı ile Yazarlık Üzerine Röportaj

Kerim Balcı ile Yazarlık Üzerine Röportaj
25 Ekim 2026, Köln, Kerim Balcı Benim Hocaefendi'm Kısa Film Yarışması Galasında Kapanış Konuşmasını Sunarken - Fotoğraf: Ahmet Kemal

Soru: Hayırlı akşamlar hocam. Öncelikle tebrik ederim. Unutulmaz bir gece atlattık bugün. 25 Ekim'de "Benim Hocaefendi'm Kısa Film" yarışmasının galasındaydık. Ama benim tebrik edecek bir meselem daha var: kerimbalci.com. Geçtiğimiz ay doğum gününüzde okurlarınıza bir hediye verdiniz. Ben müthiş heyecanlandım ve görünce aklıma hemen Allame Hamdi Yazır geldi. O ömrünün son dönemlerinde tefsirini yazarken biraz acele etmişti, biliyorsunuz. Sizdeki de böyle bir his mi acaba?

Kerim Balcı: Ben bunu aslına bakılırsa yazdım siteyi tanıtan bir yazıda. Bu his bana bir yıl önce geldi. Yani 54 yaşıma girerken. Bu his değil, bu korku: Öleceğim ve yazmam gereken yazıları ve kitapları yazamadan öleceğim, dolayısıyla da sadaka-i cariyemi bırakmadan gideceğim bu dünyadan korkusu.

Tabii bu biraz da ne kadar kitap yazmak istediğinizle alakalı bir şey. O da hakikaten İslam tarihinin en toparlayıcı tefsirini yazmaya niyet etmiş ve biliyor bunun yıllar süreceğini. Ve içine böyle bir korku düşüyor, 'Bunu bitiremeyeceğim ben.' diye. Ve o korkuyla yeni bir şey söyleyemeyeceği kısımları çok hızlı geçmiştir Elmalılı biraz. Fakat bazı şeyler vardır, yeni bir şey söylemesen bile Elmalılı üslubuyla yeniden söylenmesini istersin. Benim çocukluğumun ilk tefsiridir 'Hak Dini Kur'an Dili'. Ve öyle hızlı geçtiği yerleri rahmetli babam derdi: 'Bak, burada yine hızlanmış Elmalılı merhum, yine telaşlanmış öleceğim ben diye.' Ben ondan dinlemiştim bunu. Ömrüm boyunca hep içimde bir sızı oldu bu ölüm korkusuyla, 'Keşke bu kadar hızlandırmasaydı meseleyi.' diye. Biraz da hafifçe eleştirdim zannediyorum Elmalılı'yı.

Fakat 54 yaşında içime aynı korku düştü ve çok ağır bir korku bu. Yani hakikaten kendimi tamamlayamayacağım korkusu gibi bir şey. Şimdi sen de yazıyorsun. Yazan bir insan için yazı kendisinden çıkan bir şey değil aslında, kendisine eklediği bir şey. Ve ben o eklemeyi yapamadan ölüp gideceğim korkusu çöktü içime. Ve geçen yıl böyle yine doğum günümde, yani bir yıl daha yaşlanmanın getirdiği bir korkuyla birlikte, 'Acaba buna başlasam mı?' diye düşündüm. Fakat o zaman bir dış itme gücüne ihtiyacım vardı. Onu bulamamıştım.

Bu defa sağ olsun eşim biraz o itme gücünü sağladı. Yani eğer gerçekleşebildiyse, o biraz da Gülhan Hanım'ın marifeti oldu. 'Bunu yapacaksın.' dedi. Hatta geçen sene istişare ederken bir iki arkadaşa açtım, 'Böyle bir şey yapsam ne dersiniz?' diye. 'Ne yoğunlukla yazarsan bitecek bu iş.' dediler. Dedim ki 'Her gün bir şey yayınlamam lazım ki 15 yıl içinde benim bütün kitaplarım basılmış olsun.' Ve hemen hemen herkes dedi ki 'Hocam, hiçbir insan her gün yazı yayınlayamaz. Bu yanlış bir hayal yani.' Bir tek Gülhan Hanım inandı bana zannediyorum. Ya da köle gibi çalıştırmak istedi beni.

Her durumda böyle gerçekleşti proje. Evet, içinde hâlâ o korku var. Onun için de özellikle son üç yıla kalacak olan iki tane, üç tane projeyi kitap olarak değil, proje olarak tanıttım. 'Mantıkın Nur' bunlardan bir tanesi. 'İstidat Ahlakı' bunlardan bir tanesi. Ve bizim yani 'Islamic Weltanschauung' diyebileceğim İslam yaşam görüşü bunlardan bir tanesi. Bunları yazmaya hazır olmadığım gibi, henüz o kadar bilgim de yok. Sistemli bir şekilde bu konuları çalışmadım ben. Hem hazır değilim hem de bitmezse bile hiç değilse sizin gibi insanların devralıp bunu tamamlayacağını ümit ediyorum. İşte o benden korkuyu alıyor. Yani Hazreti Üstad, 'Uhuvvet Risalesi'nde diyor ya: 'Uhuvvet duygusu, tefani duygusu, ölüm korkusuna bile bir devadır.' Yani 'Ben ölsem de kardeşlerim bunu devam ettirir.' diye. En azından o üçü için 'Ben ölsem de kardeşlerim bunu devam ettirir.' ümidiyle girdim bu işe. Çünkü geri kalanlarının çoğu hakkında yazılmış, çizilmiş bir sürü yazım var.

Zamansız yazılar büyük oranda yeni yazı değiller. Eski yazıların bir kısmının update'i. Sadece bu 14 kitap ve üç projeyle ilgilenmiyorum. Başka kitap projelerim var. Ama onlar böyle bir tefrika gibi çıkması gerekmeyen, tek tulumda çıkması gereken çalışmalar. Dolayısıyla onları bunun bir parçası yapmak istemedim. Biraz yani henüz daha sistematik bir yazarlık çalışmasına başlayamadım. Yani yazar denilen kişi ilham beklemeyen varlıktır. İlham bekleyene yazar denmez. Sen ne zaman yazman gerekiyorsa o zaman ilhamı çekebilmelisin yani. Henüz oraya gelmiş durumda değilim. Bunun için biraz 10 yıldır tembellik yapmış olan kalemimi harekete geçirmem gerekiyor. Bunu da henüz başaramadığım için o korku hâlâ içimde duruyor.

Soru: Yazılarınızın bir bölümü yeni değil aslında. “Zamansız Yazılar”, tekrar derlediğiniz, güncellediğiniz yazılar bunlar, Zaman’da yayınlanmış olan. Biz sizin daha önce Ortadoğu ve Kudüs yazılarınızı okuduk zaten. Çok güzel, gerçekten edinilmesi zor, ulaşılması zor bilgiler. Ama roman nereden çıktı? Ne gerek vardı romana?

Kerim Balcı: Aslına bakılırsa romana çok gerek var bence. İslam dünyasının en büyük eksikliklerinden bir tanesi roman kademesine geçememiş olmamız. Roman... Bugün burada sanat festivali yaptık, sinemayla uğraştık. En başarılı filmlerimizde bile eksik olan bir şey var: Roman yok. Yani, roman denilen hadise kurgusalın bir evren telakkisi oluşturduğu bir hadisedir. Filmlerde de gördüğünüz gibi hepsi bizim evrenimizde geçiyor. Kendine ait bir evren oluşturmamış henüz. Bizim insanımız evren oluşturma tasavvuru olan bir millet de değiliz biz. Çünkü romanı tanımadık biz.

Bizde en başarılı romanlar yine kendi evrenimizin içerisinde. Orhan Pamuk, 'Kar'da olsun. Tabii ki onun 'Kara Kitap'ında yepyeni bir evren tasavvuru var. O açıdan bizi aştığını söyleyebilirim. Ama 'Cevdet Bey ve Oğulları' olsun, 'Kar' olsun, bunlar bizim kendi kültür tasavvur evrenimizin içinde tasavvur edilmiş romanlar. Bir evren tasavvurunu inşa edebilmek için gerçekten roman seviyesine çıkması lazım kurgusal düşüncenin. Onu biraz yeni yeni öğreniyor zannediyorum edebiyatçılarımız. Ben senden ümitliyim.

Kendime bakan yönüyle ben öyle bir üst evren telakkisi üzerine bir şey yapabilecek birisi değilim. Roman hissi oluşturacak olan çalışmaların hep aslında bir seyahat romanı, bir seyyahın gözünden yine ben Kudüs'ü anlatıyorum. Ama bir kurgunun içerisinde anlatıyorum. Çünkü yeni kuşak kitap okumuyor. Uzun soluklu kitap, özellikle de non-fiction'ı okutabileceğiniz dar bir kadro var. Var hâlâ, çok güzel bir kadro var ama dar bir kadro var. Bir de evrensele çevirmek istiyorsanız mesajınızı, ister istemez bir romanın içerisine yedirmeniz lazım onu.

Soru: Evrensel mesajda edebi yazıların, romanların, kitapların, daha doğrusu yazarlığın konumunu nerede görüyorsunuz? Eskisi kadar etkili mi bu konuda? Evet, gördük. İşte, “Büyük Doğu” dergisini biliyoruz, “Diriliş” dergisi... Bunlar ses getiren dergiler. Ama bugünlerde gerçekten çok düşüşte. Bir dergi mezarlığı Türkiye. Başka bir formata mı geçmek lazım? Ben hep şu örneği verdim: Üstad yazdı, Hocaefendi konuştu... Acaba bundan sonra yeni bir formatta mı gelecek bu mesajı anlatmak, yoksa yazarlığa devam mı?

Kerim Balcı: Bir hikâye anlatıcılığı pekâlâ olabilir. Yani, 13-14 yaş kuşağının seyrettiği YouTube kanalları görüyorum. Uzun süreli, yani 45 dakikalık YouTube kanalı. Genellikle polisiye, genellikle gerilim boyutu olan şeyler. Ama her bir bölümü önce yazılmış, sonra da yazarı kendisi oynuyor. Bu yepyeni bir şey. Bizde şiirde vardı bu. Necip Fazıl mesela şiirlerini seslendirmiştir aynı zamanda. Hocaefendi mesela bazı şiirlerini seslendirmiştir. Romanını seslendirme ya da daha doğrusu oynama meselesi bizde yok. Bir ‘Arkası Yarın’ kültürü romancıların kabul edebileceği bir şey değildi. Belki de romancı iyi okuyabilen birisi değildir, iyi yazsa da.

Fakat bence buraya yönelmek lazım. Hani, kendi hikâyesini yazıp oynayabilen bir romancı tipolojisi. Şimdi, medyada eskiden bir muhabir, bir fotoğrafçı, bir editör, bir genel yayın yönetmeni gibi bir sürü kalem vardı. Bunlar artık birbirine yanaştı, yanaştı ve hepsi bir kişiye dönüştüler. Zannediyorum, kurgusal yazarlıkta da artık yazan, dizen, oynayan yavaş yavaş birbirine yaklaşacak. O anlamda, yani geleceğin YouTube romanları olma ihtimali olduğunu ben de görebiliyorum. Ama benim için çok farklı bir şey. Benim kaldırabileceğim bir şey değil.

Soru: Son bir soruyla bitireceğim röportajı. Sanatta, yazarlıkta biraz daha güzelliğe mi yönelmek lazım? Hep eleştirdik. Gazete yazarlarımız var sizin. Ve gazete yazısında olmazsa olmaz çatışmadır. Çatışma olmak zorunda. Özellikle kültürümüz  insanları biraz daha pozitife belki, olumlu şeyleri yazmaya, güzellikleri yazmaya... Biliyorum, çok acımız var. %99 acıyız belki ama o %1'i görüp artık güzellikleri mi yazmak lazım?

Kerim Balcı: Şimdi, şöyle bir şey: Ben 'Zaman' gazetesinin kuruluş sebebinin kâinatı olduğu gibi temsil etmek, reprezente etmek olduğuna inandım hep. Oysa gazetecilik bizde pejoratif, yani kötücül habercilik öne çıkaran bir gazetecilik. Ve bunu Ankara gazetecilerine öğretmeye, kabul ettirmeye de çalıştım ama hiç sevmediler o fikri. Yani, 'Ne demek? Cumhurbaşkanı hastalanınca haber yapacağız, iyileşince de iyileşti diye mi haber yapmalıyız?' falan dediler böyle. Sanki iyi şey yine kötüden sonra olabilirmiş falan gibi.

Aslına bakılırsa pekâlâ, bazen iyi haberler yaptıklarında onlar bir başka sebeple bunu yapıyor olabilirler. Ama gazetecilik sekiz tane hissiyata hitap ediyor. Ne yazık ki liste başında kızgınlık var. Yani, eğer okuru kızdırabiliyorsan başarılı gazetecilik yapıyorsun. Empati dediğimiz şey çok alt sırada ama yine de ilk sekizin içerisinde. Bence bunu altüst etmemiz gerekiyor. Daha ziyade empatinin, sempatinin, sevginin gazeteciliğinin de yapılabileceğini... Tabii ki entelektüel bir şeyin de. Peyami Safa merhum çok şikâyet ederdi. Üniversitede bir konferans olur, dünya çapında bir profesör bir sunum yapar ama bunun haberi olmaz. Hatta şöyle bir kendince mizahı da vardı bu meselenin: 'Eğer seyircilerden birisi profesöre kızıp sandalyesini fırlatır, profesörün kafasını yararsa bu haber olur. Ama profesörün o aylardır hazırladığı sunumun haber olma şansı yoktur.' diye. Bence bunlar hep bizim kayıplarımız.

Hiç de hep böyle olmadı. Geçmişte, Tanzimat döneminde, Cumhuriyetin ilk 50 yılında yoğun entelektüel dergicilik yapıldı Türkiye'de. Türk Yurdu'na baktığınız zaman, Kültür Haftası'na baktığınız zaman bunlar yoğun bir şekilde yurt dışından çeviriler yapıyorlar. Hatta Paris'te konferansa katılıp konferans notlarını gönderiyorlardı Türkiye'ye yayınlanmak üzere. O anlamda sağda solda, her iki kolda da ideolojik olarak ciddi işler yapıldı. Fakat bu 80 sonrası popüler kültür, kapitalist düzen falan çok ciddi bir sığlaşmaya götürdü bizi. Televizyonlarımız artık soap opera şeylerin peşindeler, pembe dizi peşindeler. Daha fazla tiraj peşinde gazetelerimiz. O anlamda bir entelektüel derinliği kuşatmaya da ihtiyacımız var.

Bir taraftan güzel haber de haberdir. İkincisi, entelektüel derinlikli haber de güzel bir haberdir. En sonuncusu da bence önemli olan ve köşe yazılarımda hep takip etmeye çalıştığım, istersen kötü bir şeyin haberini yap ama güzel bir Türkçeyle yap, estetik bir dille yap. Bir okuma estetiği versin okuruna mesela. Bir sehl-i mümteni arayışı içerisinde olmalı yazar.

Dolayısıyla ben mesela Türkiye gazeteciliğinde bir Ahmet Turan Alkan'da gördüm bu kaliteyi. Elimden geldiğince onu taklit etmeye çalıştım, ona yaklaşmaya çalıştım. Ve Cumhuriyet Gazetesi'nden insanlardan takdirler aldım: 'İçeriğini hiç benimsemiyoruz yazdıklarının ama çok güzel bir dille yazıyorsun.' diye. Sesini duyduğumuz Nedim Hazar da bence çok önemli bir yazardı bu anlamda. Evet, kızar, bağırır ama çok güzel bir Türkçeyle bağırır.